Çatışma ve baskı mı, dayanışma ve gönüllü işbirliği mi?

Merhaba. Kürkçü dükkanımıza döndük efenim. Ama sizleri bulabilecek miyiz, orası meçhul…

***

Ütopya dediğimize göre, anarşizmden sözetmemek olmaz. Bugün bir çentik atalım bu konuya, devamı gelir.

19. yy sonu-20. yy başı, malum, anarşist ütopyanın altın yıllarıydı. Sağ ve sol totalitarizmlere karşı anarşistler parlak bir düşünsel çıkış yapmışlardı. Anarşist kültür çerçevesinde akla gelen önemli isimlerden biri olan Kropotkin‘in anısını yadedelim biz de… Bunun için, mesela, Paul Avrich‘in yazdığı “Anarşist Portreler” kitabının sayfalarını çevirelim. Kitaptan kısa bir alıntı, insanlığın geleceğine ilişkin umutlarımızı tazeleyebilir ya da belki de tam tersine, bu konudaki umutsuzluğumuzun yangınına odun taşıyabilir. Ne dersiniz? (Alıntıdaki vurgulamalar benim.)

***

Kropotkin’in insan doğasına iyimser bakışı, Darwinci rekabet anlayışına karşı karşılıklı yardıma inanışı, merkezi devletin kendi yaşadığı zamanda en parlak devrine ulaştığını düşünmesi, bunlar, yüzyılımızdaki dünya savaşları ve geniş kapsamlı yönetimler göz önüne getirildiğinde pek destek bulamazlar. Kropotkin’in karşılıklı yardım kuramı, tam bir sinizmin eşiğine kadar gelen Huxley‘in ve Sosyal Darwinciler’in aşırı kötümserliğini dengeleyen değerli bir katkıydı elbette. Ama Kropotkin tam zıt bir noktada yanılmıştı. Böcekler ve balıklardan sürüngenler ve memelilere kadar, çoğu hayvanın yaşamını belirleyen çıplak şiddeti yeterince dikkate almamıştı. Doğadaki yaygın vahşeti, hem insanlar hem de hayvanlar arasındaki kuvvetlinin zayıfı ezmesini küçümsüyordu. İnsanlığın yaratılışının iyi olduğuna, devletlerin engel olmasına karşın farklı sınıf ve uluslardan insanları birleştiren bağlara inancını ömrünün sonuna dek muhafaza etmişti.

Kropotkin, totalitarizmin yükselişini, İkinci Dünya Savaşı’nı, nükleer ve biyolojik kitle imha silahlarının bulunuşunu görecek kadar yaşamış olsaydı, acaba düşüncelerini değiştirir miydi? Herhalde değiştirmezdi. Zorlu deneylerle dolu bir yaşam sürdüğü halde tükenmez bir iyiliği var gibiydi. Bundan dolayıdır ki bütün dünyada insanların dayanışmasının ölçüsünü abartmış, nefret ve ayrılık duygularından çok birleştirici bağları öne çıkarmıştı. İnsanların, politik ve toplumsal otorite tarafından yanlış yollara sürüklenmemişlerse, yaratılıştan erdemli olduğuna, dolayısıyla uyum içinde yaşayabileceklerine olan inancını hep korudu. Kadın-erkek bütün insanların kişisel nevrozlar ve toplumsal efsanelerle akıldışı hareketlere sürüklendiklerinin, kandırılmaya ve kendi kendilerini yok etme dürtülerine her zaman açık olduklarının (öyle ki şu anda, nükleer çağda, sonunda yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar) bazen farkında değil gibi görünüyorlardı. Ayrıca pek çok kişide görülen iktidar olma dürtüsüne ve halk kitlelerinin karizmatik liderleri izlemeye gönüllü oluşlarına hakettiği önemi vermiyordu. (…) Kısaca bizim, saldırgan, otoriter ve açgözlü dürtülerimizin basitçe yozlaşmış bir toplumsal sistemin ürünü olup olmadığı, bu sistemde köklü bir değişiklik yapılsa dahi devletler, yasalar, polis ve mahkemelerin ebediyen gereksizleşip gereksizleşmeyeceği kuşkuludur. Herşey bir yana, çatışma ve baskı kapitalizmin ya da modern merkezi devletin ortaya çıkışından çok önceleri bile vardı. Üstelik, insan doğasının dönüşümünü engelleyerek gelecekte de var olmayı sürdürecekler.

Herkes Kropotkin gibi olsaydı anarşizm biricik olanaklı sistem olurdu, çünkü yönetim ve kısıtlamalara gerek kalmazdı, denmektedir. Ama geçmişi ne kadar iyi olursa olsun, Kropotkin’in kendisinin de fark edemediği bir olgu şudur: Onun karakterindeki çok az özellik tarihin sayfalarını süsleyebiliyor. Dahası, insanın karşılıklı yardım yönünde doğal bir eğilim sergilemesinden hareketle tam zıt bir görüşe yöneldiğinde, niçin dünyaya baskıcı devletin egemen olmaya başladığını asla açıklayabilmiş değildir. (…) Egemen olma dürtüsünün nasıl ortadan kaldırılacağını da inandırıcı bir biçimde açıklamadı. (…) İnsanlığın ‘yönetimi sıfıra indirmek’ eğiliminde olduğuna inanmasına karşın, bu eğilimin modern çağa damgasını vurduğu söylenemez. Tersine, devletin gücünün büyüdüğü her yerde görülebilmektedir. Kropotkin’in bütün aykırı öngörülerine karşın, bu büyüme büyük oranda üretici güçlerdeki uzmanlaşmanın genişlemesi (daralması değil) doğrultusundaki teknolojik değişikliklerden kaynaklanmıştır. (…)

Kropotkin’in çözümlemesinin zayıflığı, en azından bir ölçüde, yanıltıcı yönetim tanımındadır. Devleti, Batı uygarlığının tarihinde son zamanlara ait bir olgu olarak ele alıyordu. Onun şiddetle karşı çıktığı şey, pek eleştirmeden hayranlık duyduğu yerel şehir devletinden ayırdığı, modern zamanların bürokratik ulus-devletiydi. Zorbalığı ve baskıyı Antik Yunan ya da Ortaçağ Avrupa’sında çiçek açmış ademimerkezi rejimlerle değil, merkezi yönetimlerle ilişkilendiriyordu. (…) Özellikle vurgulamakta eksik kaldığı yan, Ortaçağlarda geniş köylü kitlelerinin yoksulluk ve esaret koşullarında yaşadığı serfliğin ancak devlet kendi gücünü feodal soyluluğun zararına artırdığı zaman kaldırıldığıydı.

Daha önemlisi Kropotkin, dar yönetim tanımından dolayı, genelde küçük topluluklar içindeki baskı sorununu gözardı etmeye eğilimliydi. Örneğin, aslında ilkel toplumlar içinde zorlamanın geleneklerde kök salmış olmasına ve dinsel ayinlerin (bürokratik bir aygıtta değilse bile)  yaygınlığına karşın, ilkel kabilelerin devlet zorunu tanımadığına inanıyordu. Ortaçağ komününü de aynı biçimde övüyordu; oysa Ortaçağ komünlerinde alışkanlıkların çiğnenmesi, sakatlamak ve öldürmek dahil, ağır cezalarla karşılanıyordu. Geleneğin zorbalığını görmezden gelen Kropotkin, kafasında tasarladığı özgürlükçü ütopyada toplum-karşıtı davranışları kısıtlamanın bir aracı olarak topluluk düşüncesine başvuruyordu. Ama böylece, merkezi devletin dayattığından daha az baskıcı olmayan bir zorlama biçimini kabul etmiş oluyordu. Bu noktada John Stuart Mill‘in uyarısı anımsanmaya değer: “Sorun, karakterin bireysel yönüne sığınacak bir yer bırakıp bırakılmayacağı, kamuoyunun zorbaca bir boyunduruk durumuna gelip gelmeyeceği, herkesin herkese mutlak bağımlılığının ve herkesin herkesçe denetlenmesinin bütün insanları öğütürcesine ezerek düşünceler, duygular ve hareketlerde tamamen uysallaşmış bir tekbiçimliliği yaratıp yaratmayacağıdır.” Demek ki kalıcı bir sorun olan birey-toplum ilişkisi, Kropotkin’in anarşist cennetinde çözülmediği gibi, her zamanki kadar baş ağrıtıcı bir sorun olarak durmaktadır. 

Gene de, bir kahin olarak ne kadar başarısız olursa olsun, kalıcı bir etkiye sahipti Kropotkin. (…) Devlet totalitarizminin insanları köleleştirilmiş kuklalara, özgür insan yaratıcılığını tüketici, ruhsuz angaryaya çevirmekle tehdit ettiği bu çağda, bu büyük adamın uyarı ve öğretileri özellikle anlamlı ve zamana uygundur. Çünkü gönüllü işbirliğinin insanın hayatta kalmasının tek umudu olduğu düşüncesinde ısrarlıydı Kropotkin. The Conquest of Bread”de, “nasıl çalarak yaşayan tek tük hayvan türleri ya da esir tutan karıncalar yok olup gidiyorsa, doğruluğu, kendine saygıyı, sempatiyi ve karşılıklı yardımı bilmeyen insan türünün de mutlaka mahvolacağını hepimiz biliriz” diye yazıyordu. Bu sözlerdeki bilgeliği, Kropotkin’in devletsiz dünyasını erişilmez bir ütopya sayanlar dahi değerlendirebilir. Hükümetler bir gecede sönüp gitmeyeceklerse, belki baskıcı işlevlerini terk edebilirler ve bu arada yerel gönüllü örgütlere kadar inen daha geniş bir özerklik sağlanabilir. Albert Camus‘nün dediği gibi yaşamında modern görevlerin en zorunu -tanrısız bir aziz olmayı- başaran Kropotkin, böylesi umutlar taşıyan herkesin gözünde halâ bir esin kaynağıdır.

Dum spiro spero!

Aradan iki ayı aşkın zaman geçmiş U-topos’a yazmayalı. İş güç insanı böyle suskunlaştırıyor işte. “d’Alembert’e Mektup” adlı yazısında “Halkın, ekmeğini kazanmak için harcadığı zamandan başka zamanı yoksa, yazık. Ekmeğini sevinçle yiyebilmesi için de zamanı olması gerek. Yoksa, uzun süre kazanamaz olur ekmeğini. Halkın çalışmasını isteyen şu adaletli ve iyiliksever Tanrı, onun dinlenmesini de ister. Doğa da halkın aynı zamanda çalışmasını ve dinlenmesini; didinmesini, aynı zamanda da haz duymasını ister. Çalışmaya karşı duyulan tiksinti, yoksul insanları çalışıp didinmekten daha çok bunaltır.” diyen J.J. Rousseau’nun, -benim hiç sevmediğim ve yanlış ve hatta komik bulduğum deyişle- “boş zaman”ın kültürün temelini oluşturduğunu söyleyen T.S. Eliot’ın, bir tür ontolojiye dönüşmüş olan çalışmayı bir kötülük ve dahası bir delilik olarak niteleyip ona savaş açan Paul Lafargue’ın kulaklarını boşuna mı çınlatıyoruz burada!

Şimdi, verili düzenin ömür törpüsünde hayatını durup dinlenmeksizin törpületen bir ademoğlu sıfatıyla, dam başında saksağan bir soru soralım: Anayasa nedir? Anayasa hukukunun unutulmaz hocası Bülent Tanör’e soramayız; çünkü o ne yazık ki bilinmeyen bir ülkede şu anda. Amfiyi o karşı durulmaz sevimliliği, canayakınlığı ile hep hıncahınç doldurmamızı sağlayan Artun Ünsal’a mı sorsak yoksa? O da şimdi Galatasaray’da mıdır Boğaziçi’nde midir kimbilir. Yok yok, kendi efsanesini kendi elleriyle yerle yeksan eylemiş olan Mümtaz Soysal’a asla sormam; beynimi yolda bulmadım ben. Aman canım, sormayalım kimseye; biliyoruz az buçuk.

Niye sorduk bu soruyu durup dururken? Bence bir yokülkenin bile anayasası olur ve olmalı da ondan. Anladınız: Bir anayasa yazacağız hep birlikte -bu kadar “zorunlu tembellik” yeter! (“Zorunlu tembellik” bir oksimoron gibi görünse de değil: Sizi insan kılacak, geliştirecek, beyninizi ve ruhunuzu zenginleştirecek hiçbir edimi gerçekleştir[e]memeniz demek ve bu yönüyle bir tür tembellik; gelgelelim bu size dıştan dayatılan bir durum, çünkü verili düzenin suyunuzu sıkması, sizi işe yaramaz bir posa haline getirmesi sonucunda zaten kendiniz için “çalış”manız neredeyse imkansız hale geliyor.)

Anayasamız modern anayasa yapım ilkelerine uygun, derlitoplu, kısa, özlü bir metin olacak. Yokülkemizin temel karakteristiklerini yansıtan, yazıya döken bir belge niteliği taşıyacak. Her maddeyi sonuna kadar tartışarak, bütün “ama”lardan arındırarak oluşturacağız. Absürdistan anayasası gibi “amayasa” olmayacak yani.

Diyeceksiniz ki: “Yokülkemiz nasıl bir ülke, önce onu bize bir anlat da ondan sonra anayasasının icabına bakarız.” Hatta bundan önce şunu diyeceksiniz: “Niye ‘miz’? Bu senin yokülken değil mi? Bizi işin içine neden katıyorsun? Hem ‘biz’ kimiz, ’sen’ kimsin?”

Vereceğim yanıt şu olacak: Benim düşlediğim bir yokülkem var. Ama istiyorum ki, “bir yokülkesi olanlar ve/veya olsun isteyenler” kulübü oluşturalım (işte bu “biz” oluyor) ve ben de o kulüp üyelerinin kafalarındaki yokülkelerin benim yokülkeme yakın mı uzak mı olduğunu göreyim. (Bu durumda, kendi yokülkesini tasvire yeltenen şahıs da “ben” oluyorum.)

Bu anayasa, belki de bir yokülkeler konfederasyonu anayasası olarak da kotarılabilir –olamaz mı?

Gelecek yazıda anayasanın dibacesini yazmaya koyulalım mı, ne dersiniz?

Evcil yırtıcılık, ya da ütopyayı “kurmadan kurmak”

Kinizm ile hedonizm arasındaki uzun çizginin bir noktasında, daha ele gelir, “olan” ile “olması arzulanan”ın dengesini sağlamayı başarabilmiş, daha “evcil” bir ütopya kurmak mümkün müdür? Evcilliği burada “verili dünya ile uzlaşmış” anlamında değil; bir kaymaya uğratarak, belki de yersiz bir şekilde, “olan’ı [kısmen] içinden dönüştürmeyi strateji edinmiş” anlamında öneriyorum. Ütopyanın bizi salt bir “umut”a değil, aynı zamanda öfkenin yıkıcı başkaldırısını yapıcı bir başkaldırı girişimine dönüştüren bir “sükunet”e de taşıması gerektiğini düşünüyorum.

Ütopya ne salt edebiyat, ne salt felsefe, ne de salt siyasanın çocuğudur; gelgelelim ebe, daima toplumsal makro krizler değil midir? Kuşatıcı, ağır sorunlar manzumesinin bunalımı ve bunaltısında doğar ütopya, durup dururken değil. Ne ki “altın” bir “çağ” hiçbir zaman olmayacaktır; bence bugün bu anlaşılmıştır. Lineer ve aşamalı bir gelişme varsayımı/kurgusu, gereğinden uzun sürmüş bir kuruntudan ibarettir. Doğanın gücünden yararlanmayı ve onu dönüştürmeyi becermede ustalık edinmiş insanoğlu, ne yazık ki bunu hiçbir bağlayıcı vicdani kısıtla kendini dizginlemeden gerçekleştiriyor. Kozmik hakikatin bağrına insan “gerçeği” gözalıcı, ışıltılı ama bir o kadar da ölümcül bir hançer gibi saplanmış durumda –hem de bence başından beri. Yine de şöyle düşünmek bizi bir ölçüde ferahlatıyor ve masumiyet bulaştırıyor üzerimize bir nebze: “Farkındayız bunun, canavar biziz ama kurban da biziz. Kurtarılacak ve kurtaracak biziz.”

“Olan’ı [kısmen] içinden dönüştürmeyi strateji edinmek” derken büyük ölçüde bunu kastediyorum. Geniş ya da üst çerçevede böylesine bir çıkış noktası, dar ya da alt çerçevede verili ve sistemik maddi (uygarlıksal) ve manevi (kültürel) gerçekliği, tahayyül edilen bir kurmaca-gerçekliğe dönüştürmek isterken bizim işimize yarayabilir. İmkansızı hedeflemek, ancak “imkan” parametresini bir kavramsal araç olarak kullanma temelinde sözkonusu olabilir. “İmkan” ise ortada: İnsani naturanın dizginsizliği ve vicdani denetimsizliği üzerinde yükselmiş tarihsel toplumsal formasyonlar pratiği. Bu pratiğin sakatladığı ruhlarımızı –kısmen de olsa- özgürlüğe ve esenliğe kavuşturacak olan, onu eleştirebilme farkındalığını ve bu bilinç halinin bahşedeceği gücü içsel kılabilmektir imkansızı istemek aslında belki de. Cenneti bu dünyada kuramasak bile onu öngörmek, tahayyül ve tasavvur etmek, onu düşünsel ve duygusal evrenimizde simüle etmek, belki de ütopyayı kurmadan kurmak demektir.

Olan’ın dışından ona meydan okuyamayız, okuyamıyoruz da zaten; çünkü olan’ın dışında değiliz; bu, varsayımsal bir konumlamadır. Gerçi bir zihin jimnastiği olarak deneyebiliriz, bütün mevcut ütopyalar bunu yapmıştır ve “insan”lığımızı hatırlamada bize sonsuz zihinsel açılımlar da sağlamıştır. Gövdemizle içinde olduğumuz olan’dan kafamızı belki dışarı çıkarabilir ve kafamızın dışarıdan gördüğü imkansızı gövdemizin içinde yeraldığı olan’ın imkanı içinde kurmayı öngörebiliriz.

(Okurun dikkatine: Bu metin, edebi kurmacadaki gibi bir tür “otomatik-yazı”dır. Muhtemel maluliyetinin hoşgörülmesi dileğiyle.)

Müzikallerdeki ütopik ögeler

Müzikalleri sever misiniz? Tabii bundan önce sormam gereken, “sinemayı, tiyatroyu, müziği sever misiniz” olmalı ama onu sormuyorum; aranızdan “hayır, sevmem” diyenlerin hiç çıkmayacağını tahmin ettiğim için. Dolayısıyla müzikallere olan ilginize ilişkin de bir umut var demektir bu durumda.

Ben severim. Hepsini. Sevmek ne kelime; mesela sinema sanatının en büyüleyici sanat olduğu fikri, benim sinemayla yaşadığım aşk halinin aynı anda hem nedeni, hem sonucudur. Müzikale gelince; ona sanatlararası bir arakesit olarak ilgi duyarım daha ziyade.

Tesadüfen girdiğim bir sitede müzikallerle ütopya arasında ilinti kuran bir yazıyla karşı karşıya gelince, bu konuya dikkat çekmemin ve sizlerden yardım istememin gerekli olduğu kanısına vardım. Bu vesileyle şunu söyleyeyim: U-topos, okurlarıyla birlikte geliştirmek istediğim bir blog. Hatta sahibinden çok okurlarının benimseyip sahip çıkmasını arzuladığım bir platform. Sizlerden her zaman ilgi, destek ve yardım bekleyeceğim. “Ütopya”yı çok önemsiyorum ben çünkü. İnsanlığımızı unutmamak için bu kavrama her zaman ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Egemenlerin baskısından, tahakkümünden, ruhlarımızda ve zihinlerimizde açtığı yaranın bütün benliğimizi ele geçirecek bir çürümeye yol açmasından bizi olabildiğince korumada ya da uzak tutmada ütopyanın etkili bir araç, belki de bir cansimidi olduğunu düşünüyorum. Çok mu abartıyorum bilmem, ama öyle de olsa, bizi bu konuda birazcık düşündürürse bile bu bana yeter.

Gelelim alıntımıza… Yazıda adı geçen Dyer hangi Dyer’dir, bir türlü çıkaramadım. Bilen varsa lütfen bizi aydınlatsın. Okumak isterseniz yazının aslı buradadır. Zahide Petekbaşı yazmış.

***

“(…) Eğlence genellikle küçümsense bile, tarih boyunca farklı kültürlere ve sınıflara bağlı olarak, çok farklı eğlenci biçimlerinin ortaya çıktığı da ortadadır. Dyer‘e göre eğlence, ütopyacı duyarlıktır. Can alıcı nokta, ütopik dünya modelleri sunmasıdır. Yani eğlencenin meselesi hissettirmekle ilişkilidir. Dyer, merkezdeki bu ütopyacı duyarlığı müzikallerde beş başlık altında inceler. Bunlar enerji, yoğunluk, geçirgenlik, bolluk ve cemaattir. Dyer’in ütopyacı çözümlerine ilişkin modeli şöyle özetlenebilir:

1. Yoksunluk, yoksulluk ve zenginliğin eşitsiz dağılımı, müzikalde yerini bolluk ve eşitlik dağılımına bırakacak.
2. Yabancılaşmış emeğin, işin eziyet haline gelmesinin, kent yaşamının ortaya çıkardığı tükenmişliğin yerine, işin oyuna dönüşmesinin, kentin ütopikleşmesinin yarattığı enerji geçecek.
3. Araçsal, sürprizsiz, sıradan yaşamın sonucu olan kasvetin yerini etkin yaşamın, dramın ve heyecanın sağladığı ‘yoğunluk’ alacak.
4. Burjuva demokrasisi, reklamlar ve cinsiyet rollerinden kaynaklanan yönlendirilme yerini, kendiliğinden açık ve dürüst iletişimin yarattığı ‘geçirgenlik’e terk edecek.
5. Herkesin herşeyi resmi yollara bağlı kalarak kendi başına çözmesine dayanan yaşamın parçalılığı ise yerini ortak ilgileri, ortak mekanda ortak eylem içinde sergileyen cemaate bırakacaktır.

(…) Müzikallerde çatışmaların çözümü şiddete başvurulmadan gerçekleşmesi, herşeyin tatlıya bağlanmasıdır. Bunu başaran aşkın gücü, çalışma azmi ve gerektiği anda ortaya çıkan dayanışmadır. Müzikalin sonunda müziğin, dansın tüm cemaatin ve buna duygusal düzeyde katılan seyircilerinin hem filmin kendi dünyasındaki seyri hem de sinema salonundaki seyirci kaynaşmasıyla kapanır.”

İslam ve ütopya

Sevgili dostum Suat Bey’den bir ricada bulunmuştum: Acaba U-topos için, İslam ile ütopya arasında ilinti kuracak bir yazı yazabilir miydi? İsteğimi geri çevirmedi ve beni onurlandıran bir incelik göstererek, onca işinin gücünün arasında, sadece azıcık noktasına virgülüne dokunduğum bir yazı yazdı. Dostuma buradan da teşekkür ediyor ve bütün yazılarda olduğu gibi bu yazı için de ilgi ve katkılarınızı bekliyorum.

***

İslam nedir? En yalın anlatımıyla, bir hayat tasavvuru, varoluş sorusuna verilmiş en iddialı cevaptır.

İslam, müntesiplerine ahlaklı ve haysiyetli, ideal bir yaşam tavsiyesinde bulunur. Koyduğu ilkeler fıtrata uygun, insanların ve toplumun ihtiyaçları doğrultusunda gelişmeye açık, dinamik bir sistemdir. İslam bu dinamik sistem sayesinde sosyal değişimlere uyum sağlar, bunların birçoğuna da bizzat öncülük eder.

İslam’ın onca karalamaya rağmen halen dünyanın en hızlı yayılan dini olmasının ve karşılaştığı güçlü ideolojileri bile kolaylıkla bertaraf edişinin ardında, özünden kaynaklanan cazibesinin yanında bu da yatmaktadır. Son karşılaştığı ideoloji olan modernizm ile etkileşimi ve çatışması da devam etmektedir.

“Ütopya” kavramı ise TDK’ya göre “gerçekleştirilmesi imkânsız tasarı veya düşünce”dir. Ütopya, tasarlayıcısı için bir ideal ya da karşı-ideali temsil eden, düşünsel ve tutarlı bir toplum tasarısı olarak görülebileceği gibi, kurgulanmış hayal olarak da anlamlandırılabilir.

İlk kez Thomas More (1516) tarafından ortaya atılmış olan bu sözcük, Yunanca “topos” (yer) sözcüğüne olumsuzluk öneki eklenmesiyle türetilmiştir. Ütopya, “hiçbir yerde” anlamına gelmektedir. Koyu bir katolik olan Thomas More, “Utopia” adlı eserinde, hiçbir yerde bulunmayan hayali bir ülkeyi betimlemektedir.*

Konumuz İslam ve ütopya olduğu için, bu yazıda ütopya kavramını İslami perspektiften değerlendireceğiz.

İslam, tabiatı itibarıyla aynı zamanda toplumsal bir proje olduğundan, bir ideal toplum temennisine sahiptir. Bu, ütopya kavramıyla anlatılmak istenen özlemin içini tam anlamıyla dolduran; zulmün olmadığı, adalet mekanizmasının işlediği, insanların barış içinde kardeşçe yaşadığı bir toplum öngörüsüdür: Mülkiyet hakkının mevcudiyetiyle birlikte sosyal dayanışmanın da had safhada olduğu, dolayısıyla kimsenin muhtaç durumda olmadığı, ideal, mutmain ve müreffeh bir toplum.

İslam bu toplum modelini idealize etmekle beraber insanın zaaflarını, hırslarını, sonu gelmez arzu ve isteklerini gözardı etmez. Kur’an sık sık insanın zayıf yaratıldığını, hevasının peşinden gittiğini, arzularına engel olamadığını, fıtraten temiz ve eşref-i mahlukat olarak yaratılmasına rağmen esfel-i sefiliyne düşmek gibi bir tercih hakkının da bulunduğunu belirtir.

Varoluşun amacına “imtihan” cevabını veren İslam, ideal olanın ne olduğunu tavsiye etmekle yetinir ve bu ideali gerçekleştirmeyi yine insana bırakır. Vaadi ise bireysel bazda ve dünya hayatında huzurlu bir yaşam, nihai anlamda da ebedi mutluluktur.

Peki insan bu ütopyayı gerçekleştirebilir mi? Burada İslam çok ince bir çizgide durur ve teorik olarak kurguladığı bu yapıya insanların dünya üzerine kavuşamayacakları belirtir.

İnsanda bu ütopya özlemi nereden geliyor? İslamın varoluşa verdiği anlama göre, insan bu dünyaya “düşmüş”tür. Kur’an’da bir sembolizmayla anlatılan ve Yaratıcı’nın imtihan iradesini gerçekleştirmek için sebep olarak halkettiği bu sembolizma, bize insanın, yaptığı bir hatadan dolayı asli yurdundan yani cennetten dünyaya gönderildiğini işaret eder. Tabii bu, Hıristiyanlıktaki gibi yaşadıkça boynumuzda taşıyacağımız bir “ilk günah” değildir, çünkü Allah Hz. Adem’in tevbesini kabul etmiştir ve her insan masum olarak doğar.

İşte bozulmamış insan fıtratında sürekli iyiye, kemale doğru bir yöneliş olan özlem, ilk, asli yurduna, yani cennete olan özlemdir. Bütün bu açılardan düşünüldüğünde, kötülüğün ve hem maddesel hem de toplumsal entropinin varlığı bir realite olduğu için bu dünyada cennet mümkün değildir. Ütopya ise bir nevi bu dünyada cennet kurma hayalidir. Sınırlı bir insan ömrü, hastalıklar, çeşitli sıkıntılar, kötülük meselesi vb olsa da, bunlara tevekkül ile katlanmanın, hatta bu güçlüklerin üstesinden gelerek son derece huzurlu bir yaşam sürmenin yollarını gösteren İslam, insan için teorik olarak bir yokülke prototipi tasarlasa da insanın yine kendi zaaflarından dolayı bu yokülkeye dünya üzerinde hiçbir zaman ulaşamayacağını bilir. Kişinin bireysel bazda evini, ailesini bir cennet köşesine çevirmesi mümkündür, ama bunu tüm bir topluma yaymak ve toplumsal alanın bütününü eksiksiz bir cennete çevirmek mümkün değildir.

Ütopya olarak olmasa da ehven-i şer bir yaşanabilir toplum ortaya çıkarmak da yine bireysel çabalarımızla olacaktır. Bu uğurda verilecek mücadele son derece onurlu ve insani bir mücadeledir. Tepeden inme ideolojik dayatmaların yapılmadığı, kişi hak ve özgürlüklerinin bastırılmadığı, çoğulculuğun bir ilke olarak başlangıç noktası alındığı, özgür ve demokratik bir toplum, “yaşanabilir toplum”dur diyebiliriz.

Esasında hepimiz ütopyayı içimizde taşıyoruz. Bütün insan eseri ideolojiler, bize birer ütopya armağan etmiştir. Sosyalizm, kapitalizm ve nihayet modernizm. Felsefi akımlar değişir ama ütopyalar ölmez, bu düzlemde hiç gerçekleşmeyecek bile olsa insanın arayışı devam edecektir. Çünkü insan dünyaya “düşmüş”tür ve yönelişi kemale doğrudur.

U-topos, başka deyişle yokülke… İsmiyle müsemma! Bu dünyada böyle bir ülke yoktur.

Vahy-i İlahî’nin, İslam’ın vaadi, bu mücadeleden alnının akıyla çıkanlar için açıktır: Ütopyayı aşan gerçeğe; cennete, sonsuz mutluluğa ve Cemalullah’a kanat çırpmak.

Suat Öztürk

(*) www.bilgilik.com/makale/politika/gorusler_ve_doktrinler/utopya_odev.html

Bayat önerilerin dayanılmaz hafifliği mi, yoksa hayalgücü denizinde bir edebiyat adası mı?

Hafif.org’un yönlendirmesiyle “Isolated Life” adlı blogla karşılaştığımda şaşırdığımı söyleyemem. Çünkü oldukça bayat bir öneri bu, özgünlüğü yok. Yine de her defasında heyecanlandırıyor insanı doğrusu. Ama sonra “insanın doğası”nı aklınıza getirdiğinizde balon sönüveriyor. Şöyle diyelim: Evet, fikir fena değil, ancak bir şartla: Değil bir koloni, Cuma bile olmayacak!

Pekala! Şu siteyi ziyaret etmekte fayda var gibime geliyor. Ne dersin iç sesim? Yoksa bunları filan boşverip de, rahmetli yazar, eleştirmen, dilbilimci Akşit Göktürk’ün otuz küsur yıl önce yayımlanmış olan, sanırım Cem Yayınları’ndan çıkan baskısını okuduğum o güzelim kitabı Edebiyatta Ada”nın sayfaları arasına mı gömsem başımı? Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan yeni baskısının arka kapak yazısı bile yeterince kışkırtıcı bir okuma çağrısı, bakın:

“İnsanoğlu yüzyıllardan beri mutluluk, dirlik düzenlik, ölümsüzlük, serüven, kaçış yönündeki özlemlerini çoğunlukla uzak bir ada görüntüsüyle birleştirerek dile getirmeyi seçmiş. Bu da yazın’ın en zengin kaynaklarından biri olmuş: Thomas More, Francis Bacon, Daniel Defoe, Jonathan Swift, Aldous Huxley, William Golding ve daha nice yazarın yapıtlarında, insan-dünya ilişkisi, düşsel adalar aracılığıyla yansıtılmış.

Düşgücünün buluşları ya da bilincin çağrışımları ile yoğun anlamlar kazanan adalar, bazen mutlu bir yalnızlığın mekanı, örnek bir toplumun toprağı; bazen tehlikelerle ve gizemlerle dolu tekinsiz yerler; bazen de büyük serüvenlerin, sıkıntıların, iç çatışmaların yaşandığı ıssız ve uzak diyarlar.”

Duydunuz zilin sesini. Kaldırın kitaptan başınızı. Uyanık potansiyel önderimizin sözlerine kulak verelim şimdi. Yazıyı okuma süresince içimiz gıdıklansın. Sonra şu boktan hayatlarımıza geri döneriz, dönmek istemesek bile nasılsa döndürülürüz. Buyrun, buradan:

***

THIS IS A SERIOUS OFFER

Are you a working person 09:00 to 18:00?
Didn’t you got sick of working?

How long do you think you can work like this?

Do you believe in power of DESIRE?

Don’t you want a commune life, working for your own COMFORT?

LET’S MAKE A DREAM COME THROUGH BROTHERS AND SISTERS!!!

Belive me, it is not that hard. The main idea is, we will unite our sources and goodwill. After we got enough people and money, we will buy an island. Sounds like a dream right?

My Friends, do not underestimate power of desire. If we really want something, we can make it come through!! HELL YEAH WE CAN!!!!!!!!!!

A SIMPLE PLAN

Yeah plan is so tight and simple.

First we need to reach as much as people, who is sharing the same ideology. F*ck the idiots, who would like to live their prisoner lives. We will be the kings and queens of our lives my friends. Just believe…

1. WRITE THIS SITE’S ADDRESS AT YOU MSN’s PERSONAL MESSAGE AREA.
2. GO TO SUPPORT PAGE AND SIGN GUESTBOOK WITH YOUR REAL NAME AND SURNAMES.

3. AFTER WE GOT ENOUGH PEOPLE AND GOT ENOUGH RESOURCES WE WILL BUY ONE OF THESE ISLANDS AND MOVE THERE AND LIVE HAPPILY EVER AFTER.

(Please don’t share any email addresses or etc. this site is not purposed to collect emails for spamming. Later if I saw that our number is enough to create OUR WORLD, than this organisation will officially start to work. Yes I only want your sincere feelings about the idea!!!)

Mohikanların sonu

Birikim dergisi yazarı Ömer Laçiner, Hans Magnus Enzensberger’in Anarşinin Kısa Yazı - Buenaventura Durruti’nin Yaşamı ve Ölümü” adlı kitabının Türkçe baskısına yazdığı önsözde, İspanya iç savaşında antifaşist cephenin iki kanadından birinin başkahramanı olan İspanyol anarşistlerinin hikayesinden hareketle, “ütopya” kavramı çerçevesinde liberal, marksist ve anarşist felsefeler arasındaki dramatik bakış açısı farklılığını analiz ediyor. İspanyol anarşizminin efsanevi önderlerinden Durruti‘nin ölümünün, modern çağ ütopyalarının sonuncusunun da ölümünün habercisi olduğunu söyleyen Laçiner’in “Ütopya, Anarşizm ve Bir Vicdan Muhasebesi” başlıklı yazısından bir alıntı sunuyorum. Yazının tümü şurada.

***

Ütopyaların ya yenilgi veya terkle ya da aşmaya çalıştıkları gerçekliklere teslim olup bozulmayla sonuçlandığı şeklindeki bu yerleşik yargıyı tarih her defasında doğrulamış gözükmektedir.

Bu manzara karşısında şimdiye kadar böyle oldu, ama bundan böyle olmayacak, olmayabilir demenin o kadar da kolay olmadığı ortadadır. Ancak şu noktayı da vurgulamak gerekir ki; sahici ütopyalar gelişigüzel hayaller, tasavvurlar değildirler. Onların aşmaya çalıştıkları “gerçeklik”ler nasıl insanî toplumsal varoluşumuzun belli boyutları ile ilgili, onların ifadesi iseler, ütopyalar da o boyutlar kadar sahici başka boyutlarımızla ilgilidirler.

Eğilimler bazında konuşursak; şu söylenebilir ki, istisnasız tüm ütopyalar, insanların eşitlik, eşdeğerlilik, dayanışma, diğerkâmlık, özgürlük ve yücelme arzu ve ihtiyaçlarına seslenir. “Gerçeklikler” adına konuşanlar ise insanın kendi organik varlığını koruma güdüsünden kaynaklanan, öz çıkar arayışı, sahiplenme ve başkalarına egemen olma dürtülerinde ifadesini bulan, dolayısıyla da insanları aralarında bir mücadeleye, eşitsiz ilişkilere, konumlanışlara iten doğal eğilimlere, yaradılışsal farklılıklara işaret ederler. Onlara göre toplumsal düzen ve projeler, işte bu doğal eğilim ve farklılıkların zorunlu önceliğini kabul eden yapılar olmalıdırlar. Toplum tasavvurları bunları yok sayarak ya da yok edilebilirliğini, aşılabileceğini varsayarak oluşturulursa; çok geçmeden bu “gerçeklikler”in kayasına çarpar, kırılırlar veya o gerçekliklerin bizzat kendi bünyesinde de zuhur ettiğini, projeyi kendine uydurmaya icbar ettiğini görür, bunu önlemeye kalkıştığında da parçalanıp yok olurlar. Ütopyaların “kaçınılmaz kaderi” bu “mekanizma”da yazılıdır. O nedenle de ütopyaları besleyen eğilimlere hayatımızda kalıcı bir alan verilmek isteniyorsa, ilkin bunların toplumsal düzen ve ilişkilerin belirleyicisi olamayacakları peşinen bilinmeli; mevcut koşullarda o doğal eğilimlerin tatminini kabul ettirilebilir kural ve ölçütler dahilinde sağlayan yapı ve ilişkilerle toplumun dokusu kurulduktan sonra, ütopyayı çağrıştıran elemanlarla “takviye” edilmeli, yumuşatılmalıdır.

Aydınlanma çağının tüm ütopyaları, bu akıl yürütmenin eleştirisi üzerine kuruldular. Ortak inanç şuydu ki; bu akıl yürütme, kaynakların, üretim düzeyinin tüm insanların doğal ihtiyaçlarını yeterince karşılamaktan uzak olduğu, üretimin doğa koşullarının “keyfine” bağlı olduğu, kıtlık tehlikesiyle her an karşılaşılabileceği, “tarih öncesi”nde geçerli olabilirdi. Öyle bir ortamda “devlet”te ifadesini bulan düzenleyici kurum ve kuruluşların bir vahşet ve kaos ortamının doğmasını önledikleri bile söylenebilirdi.

Ama bilim ve Sanayi Devrimi, üretim yetersizliği ve kıtlık ihtimali olgularını ortadan kaldırdığına, önümüze bu sürekli tehlikenin kaybolacağı bir ufuk açtığına göre; doğal ihtiyaçlarımızı karşılayamama korkusunun tahrik ettiği o doğal eğilimler gevşeyebilir, paylaşımı ve paylaşım ilişkilerini düzenleyen iktidar-otorite mekanizmaları baskıcı niteliklerinden arındırılmayla başlayan bir gereksizleşme sürecine girebilirler. Hepsi de üretimin sürekli artışına, aşağı yukarı böylesi bir iyimserlikle bakan Aydınlanmanın üç büyük akımının herbirinin de devleti, ya giderek küçülmesi ya giderek sönmesi veya derhal ortadan kaldırılması gereken bir “kuruluş” olarak görmeleri bu varsayımdan kaynaklanmaktaydı.

Oysa süreç, iktidar ve otorite ilişkilerini vareden nedenin, şu yukarıdaki ekonomik tahlil ve akıl yürütmenin işaret ettiğinden çok daha derinde olduğunu gösterdi. İktidar ve egemenlik ilişkisi iktisadi ilişkilerde, paylaşım-bölüşüm ilişkilerinde de tezahür edebilir, ama kaynağını buradan almamaktadır. Hayatın herhangi bir alanında güç ve otorite konumunda olmak ve buradan o alana ilişkin insan faaliyetlerini belirleyebilmek, yönlendirebilmek iktidarına sahip olmak, başlıbaşına bir eğilim, bir “ihtiyaç türü” olarak ayırt edilebilmektedir. Burada söz konusu olan zor kullanma, yasa ve kural koyma tekel ve gücü anlamında bildik bir iktidar kavramı değildir.

O kavram iktidarı, üretim ilişkilerine, hatta sivil toplum ilişkilerine dışsal bir olgu addeder ve devlet aygıtını kasdederdi. Oysa bilim ve Sanayi Devrimi ile bu klasik iktidar olgusunun yanı sıra, ama bu kez doğrudan üretim ilişkilerine içselleştirilmiş olarak, geniş insan yığınlarının her bakımdan iktidarsızlaştırılması diye tanımlanabilecek yepyeni bir olgu gündeme gelir. Üretim düzeninde, geniş insan yığınlarının giderek canlı robotlara dönüştürülerek yer alması, nasıl onları bilim ve teknikleri geliştiren ve yönlendirenlerin, hatta makinelerin kölesi, oyuncağı haline getirmişse, bu bağlamda oluşan standart kitle insanları zihinsel etkinliğin tüm alanlarının da pasif alıcılarını, nesnesini oluşturur.

Tüketim, tüketim ideolojisini, pekala bu içten iktidarsızlaştırılmanın karşılığı, avundurucusu diye mütalaa edebiliriz.

19. yüzyıl sonlarından 20. yüzyıl ortalarına kadar hem işçilerin kendi kendilerini yönetebilir bir sınıf olmaları konusuna aşırı vurgu yapan sendikal mücadeleleri ile hem de Bakunin, Stirner, Kropotkin, Sorel gibi teorisyenlerince yapılmış kapitalist toplum ve devlet eleştirileri ile anarşist gelenek; şu yukarıda gayet özetle tanımladığımız oluşumun ortaya koyduğu son derece ciddi sorun(lar)dan duyulan derin rahatsızlığın habercisidir. Adeta bir yeni kölelik durumuna sürüklendiğimizi sezmişçesine, yürekten gelen bir reaksiyonla otorite ve egemenlik ilişkilerine karşı köklü bir başkaldırının çağrısını, gücü yettiğince yapmaya çalışmıştır.

Boyutu değil işlevi…

“Gözün işlevi görmek değil, gözyaşı dökmektir.”

Distopya, geleceğe işaret ediyormuş gibi yaparak bugünü yerden yere vurmak değilse nedir! Distopya bahsi açıldıkta aklımıza gelip onu karıştıran, kamaştıran, kaşıntılandıran, titreten yazar ve yönetmenler ne demeye getirmiştir? O muhteşem huzursuzluğunun ve huysuzluğunun önünde saygıyla düğmelerimi iliklediğim büyük adam Cioran’ın dediğini demeye… Herkes bakabilir, bazıları görebilir, çok azı gözyaşı dökebilir. Geleceği bugünde görebilenler, işte o son gruptur: Gözyaşı dökebilenler.

…Derim. Söyleyiniz, doğru mu derim?

Yokülkenin sonu? Yok devenin başı!

Ütopyaya sanırım bir dönem düşülke dendi -öztürkçe kaygısıyla. Ben bu “düşülke”yi doğru ve yeterli bulmadığım için kullanmadım pek. Üstelik öztürkçeye alerjim de var, Jazzetta’da çeşitli vesilelerle buna değinmiş idim.

*

Her neyse, konumuz bu değil. Sorasım şu ki, günümüzde ütopyaya yer var mıdır? Komünizm “son ütopya” mıydı, ya da “tarihin sonu”ndan mülhem, “ütopyanın sonu” mudur yaşadığımız? Modern anlamda 16.-19.yüzyıllar arasına tekabül eden seküler yahut dinsel ütopya düşlemeler, yerini nihayet düşlemeden öteye, gerçekleştirme çabasına dönüştükten sonrası korkunç bir düşkırıklığı oldu da ondan mıdır yoksa ütopyadan vazgeçmekliğimiz?

*

Eğer öyleyse yazıktır bugüne, bugünün insanına. Artık dünyayı değiştirme ülküsüne, heyecanına, coşkusuna yer yok. Enayiliğin lüzumu yok. Nazar etme ne olur, çalış senin de olur! Neyin mi olur? Paran, pulun, malın, mülkün elbette! Paraca zenginleşen düşçe, mutlulukça, anlamca yoksullaşır mı desek ne? Paranın tiranlığını ilan ettiği yerde ütopyaya gerek duyulmaz mı yoksa? Bu mudur yani? Saçmalıyor muyuz yoksa bu sorularla?

*

Bendeniz bir zamanlar bir yokülkenin hayalini kurardım –şimdi doğru yeri bulmaktadır işte; sözümüzün hilafına biz buna “düşülke” diyelim-; öyle bir düşülkeydi ki bu, orada Güneş Ülkesi (Civitas Solis)”,  “Ütopya”, hatta 25 asır öncesinde yazılmış “Devlet” gibi kitapları okuyanlar, elinde veya evinde bulunduranlar “düzen bozucu”, “anarşit”, “gomonis” diye içeri tıkılmıyordu, tıkılmazdı! (Kelimelerde imla hatası yoktur genç okurcuğum; “sahip”lerin dili dönmüyordu!) Hayal kurmak, düşlemek serbestti; bozgunculuk sayılmazdı.

*

Çok şükür Soğuk Savaş dönemi sona erdi de düşünme yetisini henüz yitirmemiş “anormal” vatandaşlarımızın üzerine artık komünistlik yaftası yapıştırılmıyor diyeceğim ama, bu kez de başka yaftalar tedavülde. Yaftalar hiç tedavülden kalkmıyor, bu gidişle de kalkacağa benzemiyor zaten. Anlaşılan o ki, henüz ütopyanın miadı dolmamış.    

Doğuda bir yokülke var mı?

“Doğu Toplumları ve Ütopya” adlı makaleden kısa bir alıntı sunuyorum. Demir Küçükaydın yazmış. Yazının tamamını almak isterdim buraya. Şuradan okuyabilirsiniz. Yorumlarınızı beklerim.

“Bir gelecek düşüncesi, bütün toplumlarda ve her zaman olmamıştır. Örneğin batı Ortaçağında insanlar, büyük ölçüde zamanın sonunda yaşadıklarını düşünüyorlar ve sürekli kıyamet bekliyorlardı. Böyle bir zaman tasavvurunun olduğu bir dönemde ütopyalar var olsa bile, bunlar ile gelecek arasında zorunlu bir bağ olması bir yana bunlar birlikte bile düşünülemez.

Ama geleceğin şimdiden ve geçmişten farklı olduğu ve olacağı düşüncesi de son derece yenidir. Bu doğrusal, geçmişten gelip geleceğe giden zaman tasavvuru, kapitalizm ve aydınlanmayla birlikte gelişip zihinlerde egemenliğin kurmuştur. Ondan önceleri, zaman doğrusal değil, dairesel, değişen değil, tekrarlayan; akan değil, dönen bir zamandı.

İnsanlar doğup, büyüyor ölüyorlardı; doğada hep aynı mevsimler tekrarlanıyordu. İnsanlar gibi medeniyetler ve devletler de kuruluyor, gelişiyor, olgunluğa eriyor, çürüyor ve yıkılıyorlardı. Hasılı devran dönüyordu. Dolayısıyla geleceğin geçmişteki geleceklerden daha farklı bir gelecek olabileceği yönünde bir tasavvur da bulunmuyordu.

Geleceğin farklı olacağı tasavvuru bütünüyle kapitalist geniş yeniden üretim yordamına, ve ona bağlı olarak ortaya çıkan, doğrusal ve değişken bir zaman tasavvuruna bağlıdır.

Dolayısıyla tıpkı Doğu kavramı gibi ütopya kavramının kendisi de, en azından bugünkü yaygın kullanımlarında Burjuva Uygarlığına ait kavramlardır. Her ikisi de burjuva uygarlığı ile birlikte ortaya çıkmışlardır.”

« Önceki girişler