Ütopya ve mimari

Halil Berktay‘ın ütopya[cılık]a ilişkin bakış açısını kendi getirdiği bağlamda kabul etmekle birlikte, ütopya üzerine böylesine bir blog açtığıma göre, değerli hocanın, ütopistlerin ironiye yaslanmış yaklaşımlarını es geçtiğini düşünüyor oluşumdan dem vurabilirim. Neyse, bu konuya sonra değiniriz. Şimdi ben başka şey yapmak, sizi bir dergideki özel dosyadan haberdar etmek istiyorum: Mimarist dergisinin Kış 2005 tarihli 18. sayısındaki “Ütopyalar, Anti-Ütopyalar” dosyasından. Derginin genel yayın yönetmeninin yazısındaki şu paragrafı hocamızı gülümsetecektir aslında:

“‘Bir Utopia şehrini bilen, hepsini bilir. Çünkü, bölge özellikleri dışında, bütün şehirler birbirine benzer.’ Thomas More‘un 1516 yılında yayımlanan Utopia kitabındaki “Utopia Şehirleri ve Başkent Amaurote Üstüne” bölümü bu sözlerle başlar. Aradan yıllar geçmiştir, karşımıza kentlerle ilgili başka ütopyalar çıkar: ‘Le Corbusier‘nin Paris (ya da bütün büyük kentler) için hazırladığı plan, II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra tasarlanmıştı. Merkeze yakın bir yerde, herbiri altmış katlık yirmidört gökdelen yükseliyordu; bu büyük kompleksler, topluluğun ticaret gereksinmelerinin yerine getirilmesi için hizmet verecekti; bunları çevreleyen parklarda, lüks lokantalar, tiyatrolar ve mağazalar bulunuyordu… Caddeler değişik hızlarda giden değişik türlerde taşıt araçlarına akma olanağı sağlamak üzere üç katlıydı.’ (Martin Meyerson, Cogito, sayı 8, yaz 1996) Böylesi bir kentte yaşamak da, Paris’i bu şekilde görmek de istemezdim doğrusu.”

Tarayıcım olsaydı, dosyayı olduğu gibi buraya aktarmak isterdim. Onun yerine şimdilik sadece sunuş yazısını buraya aktararak, konuyla ilgilenebileceklerinizin dikkatini çekmekle yetineyim –tarayıcı edindiğimde dosyadaki yazılara tekrar döneceğim. Ayrıca, sahaflarda bulabilirsem Arredamento Mimarlık dergisinin 2000/5, 2002/11, 2004/3, 2005/9 sayılarıyla Siyahi dergisinin 2005/6 sayısındaki içerikten de alıntılar yapmak istediğimi ve “mimari, şehirler ve ütopyalar” konusunu sürdüreceğimi belirteyim. Dosya içeriğine ilişkin bilgi şöyle:

“Mimarların ütopyalar ve antiütopyalar ile ilişkilerini irdelemeyi amaçladığımız dosyamız, Günhan Danışman‘ın giriş yazısıyla ['Ütopya, Mimarlar, Anti-Ütopya'] başlıyor. Ardından, Yücel Gürsel ‘Düş ve Düşülke Üzerine Çeşitlemeler’inde ‘düşülke’ dediği ütopyaların, insan yaşamının tüm tarihinden, birikiminden, yoksulluğundan, yoksunluğundan, çelişkilerinden, umutlarından, olanaklarından ve olasılıklarından beslendiğini vurguluyor. Kubilay Önal, ‘Mimarlara Masallar veya Bir İç Sıkıntısı’ başlıklı yazısında ütopya ve distopya kavramlarına değindikten sonra tartışmasını, ‘İstopya’ (İstanbul ütopyası) kelimesine bağlıyor. Gürhan Tümer, mimarlık-ütopya bağlamında Sovyetler Birliği’nin erken dönemlerindeki mimari etkinliklerin ütopik boyutlarını ele alıyor. Tarihte ütopya ve mimarlık ilişkisini ele aldığı makalesinde Evren Erdem, mevcut olumsuzlukların var olmadığı ideal bir toplum imajının zihinlerdeki varlığının, sağlıklı bir toplumun aşamalarının belirlenmesinde etkili olacağını vurguluyor. Bora Özkuş, 1960′ların avangart mimarlığında yerini alan, teknoloji üzerine kurulmuş bir geleceğin eğlenceli ve popüler temsili ‘Archigram’ı irdeliyor. Ruth Eaton, Almancadan çevirdiğimiz kısa yazısında, Archizoom ve Superstudio’nun antiütopik yaklaşımlarına değiniyor. Son olarak Pelin Tan, mimar-yazar Peter Lang ile yaptığı söyleşide, farklı toplumsal ve kültürel dönemleri analiz ederek radikal mimarlık hareketlerini sorguluyor ve günümüze yansımalarını, küreselleşme ve modernizm sonrası yaklaşımlar içerisindeki yerini araştırıyor.”

Utopos okurlarının (özellikle mimar okurların) katkılarını beklerim.

Hayalin devrimciliği

“Hayal kurmak bireyden başlar, kişisel bir iş gibidir ilkin. Ancak Michel Foucault‘nun da belirttiği gibi en temelde insanın kendisi ile kurduğu ilişki, onun toplum, siyaset ve en nihayetinde dünya ile kurduğu ilişkinin dayanak noktasıdır. Bu durumda, hayal kurmak belki de en politik, en isyankâr, en devrimci kalkışmadır. Çünkü hayal kurmak, insanın kendi hayatıyla beraber tüm bir toplumun ve dünyanın da halihazırda süregiden durumundan hoşnut olmadığını, başka türlü bir hayat arzuladığını ve bu başta türlü hayat için mücadele ettiğini gösterir. İşte yaşadığımız dünya, şu anki ‘gerçeklik’ten memnun olup hayalleri ve farklılığı bastıranlar ile hayal kurup o gerçekliği çoğullaştırmaya çalışan, ‘olanı’, ‘olması gereken’ olarak kabul etmeyenler arasındaki bir mücadeleyle biçimlenmektedir.

Her mücadele gibi hayal kurmak da elbette bir emek işidir. Hayal kurmak, düşünmeyi, bizlere ‘gerçek’ olarak dayatılanı sorgulamayı, farklılığı ile var olmak için direnmeyi gerektirir.”

“Başka Dünyalar Mümkün [Bilimkurgu, Siberpunk ve Siyaset]“ adlı kitabı* derleyen K. Murat Güney‘in önsözünden alıntı yaptım. Kitabın ikinci bölümü, ütopya, distopya ve heterotopyalara ayrılmış. H.G.Wells‘in bir makalesi, “Mülksüzler” dolayımında Ursula Le Guin ve ütopyacılığına ilişkin olarak sırasıyla anarşist, marksist ve postyapısalcı (Foucaultyen) birer eleştiri ile bir de söyleşi var. Bu kitabı okumadıysanız okuyun derim.

(*) K. Murat Güney (der.), “Başka Dünyalar Mümkün [Bilimkurgu, Siberpunk ve Siyaset]“, çev: C. Özden, E. Çopuroğlu, F. Bozçalı, G. Pusar, Ö. Karakaş, U. Güney, Varlık Yayınları, 2007.

“…Ama yazabiliriz”

Stanislaw Lem ile birlikte, çok sevdiğim bir yazar da Ursula LeGuin‘dir. Okumadıysanız, meselâ, Lem’in “Gelecekbilim Kongresi”siyle Le Guin’in “Hep Yuvaya Dönmek”ini okuyun derim. Kitapların arka kapak yazıları –biraz da, ne de olsa reklamcılığımın içeriden okuyuşuyla– beni, iyiniyetliyseler tatmin etmez, kötüniyetliyseler de pek kandıramaz. Ama şimdi size tam da bir arka kapak yazısını okutmak istiyorum, hem de tümüyle. Sonra da kitaptan birkaç alıntı yapacağım.

***

“‘Ütopyalar imkânsızdır. Ama yazabiliriz’ diyen fantastik edebiyat ve bilimkurgu ustası Ursula Le Guin, içinde yaşadığımız çağla hesaplaşmak için geleceğe bakmayı sürdürüyor. Le Guin’in ütopyacı düşgücünün en yaratıcı örnekleri arasında sayılan Hep Yuvaya Dönmek, ilk satırlardan da anlaşılacağı üzere, geleneksel bir roman değil. Öykü, şiir, mit, halk masalı, drama, deneme ve belge gibi çok çeşitli biçimleri göz kamaştırıcı bir ustalıkla kaynaştıran bu kitap, uzak geleceğe ait kurgusal bir etnografya olarak tasarlanmış.

Hep Yuvaya Dönmek, henüz var olmayan bir coğrafyada, bundan yüzlerce, belki binlerce yıl sonra yaşadığı varsayılan Keş halkının dünyasını anlatıyor. Keşler, insanlığın kendini yıkıma sürüklemesinin ardından, Kuzey Kaliforniya’da, Na Vadisi’nde yaşayan barışçı bir halktır. Le Guin, Keş halkının etrafına inanılmaz bir ayrıntı zenginliğiyle ördüğü toplumsal ütopyayı bize karış karış tanıtırken, belki de ABD’nin Amerikan yerlilerine olan borcunu ödüyor; çünkü bu hayali halkla Amerikan yerlileri arasındaki benzerlikleri gözden kaçırmak olanaksız. Vadi’nin dokuz kasabasından Sinşan’da doğmuş bir kız çocuğu olan Kuzey Baykuşu’nun yaşam öyküsü etrafına eklemlenen bu kapsamlı etnografya, modern kapitalist toplumun karşı tezi denebilecek bir toplumsal yaşam önermesini etkileyici bir ikna gücüyle ilmek ilmek dokuyor.

Keşler, insan-doğa ilişkisinden başlayarak, hiçbir yanı bugün içinde yaşadığımıza benzemeyen bir dünyada yaşıyorlar. Zamanın, çizgisel olmaktan çok, mevsimlik danslarla belirlenen döngüsel bir seyir izlediği bu dünyanın belki en temel özelliği, ilerlemeci ideale yabancı olması. Farklılıkların olduğu gibi kabul edildiği bu toplumda, değişim, bir ilerleme ya da gerilemeye değil; sadece değişime işaret ediyor. Keşler, dünyanın geri kalanında neler olup bittiğiyle pek ilgilenmedikleri gibi, başlangıç ve sonuçlarla da ilgilenmiyorlar. Merkezi kültürel kavramları, her şeyin hem birbirine bağlı kalıp hem de birbirinin etrafında hareket etmesini sağlayan ‘Eklem Yeri’.

Le Guin’in olağanüstü yaratıcı imgelemi, Keşlerin dünyasına bugün aşina olduğumuz etiketleri yapıştırmayı çok güçleştiriyor. Bambaşka bir toplumsal örgütlenmeye ve bambaşka ruhani değerlere dayanan Keş yaşantısını tanımanın, bu hayali toplumun özgürleştirici havasını solumanın tek yolu, Kuzey Baykuşu’nun peşine takılarak Vadi halkının arasına karışmak. Ursula Le Guin, okurda şiddetli bir özlem uyandıran, içinde boğulmakta olduğu yaşam biçimini tekrar tekrar sorgulamaya iten, heyecan verici ve inandırıcı bir ütopya yaratmış. Vadi insanları arasında yaşayacağınız bu mutlu kaçamaktan kendinizi yoksun bırakmayın.”

***

“Bizim düşünce tarzımızın temelinde ikili karşıtlıklar vardır: Açık-kapalı, sert-yumuşak, doğru-yanlış vb. Bu düşünce tarzı anlatılara ilişkin sınıflandırmamıza da damgasını vurur. Anlatı ya olgusaldır (kurgusal değildir) ya olgusal değildir (kurgusaldır). Ayrım son derece nettir. ‘Romanlaştırılmış yaşam öyküsü’ veya ‘kurgusal olmayan öykü’ türünden zayıf edebiyat türleri bunu görmezden gelmeye çalışsalar da ancak ayrımın ne denli sağlam olduğunu kanıtlarlar.

Vadi’de bu ayrım derece derece ve karmakarışıktır. ‘Olmuş bir şeyi anlatan’ metinlerle ‘bir şeyi olmuş gibi anlatan’ metinler arasında, ne tür, ne üslup ne de değer açısından hiçbir kesin ayrıma gidilemez. Kimi romantik öyküler ve masalların gerçek olaylar üzerine kurulu olduğu kesindir. Ciddi tarih yazıları arasında bir bölümünü, değil gerçek, olası sınıfına bile sokamayız. Fark da zaten bu noktada; nerede ve hangi gerekçelerle durup ‘Gerçeklik burada biter’ dediğimiz yerdedir.

Keş edebiyatında olgular ve kurgular açık seçik ayrılmamış olsa da doğruluk ve yanlışlık ayrımı netti. Bilinçli bir yalan (kara çalma, böbürlenme, palavra sıkma) edebiyat ışığında değerlendirilmez, neyse o isimle anılırdı. Bizim sınıflandırmamız bu konuda belki daha fazla muğlaklık taşıyor. Ayrım niyette yatıyor ve biz niyeti hiç göz önüne almıyoruz; Keşlerin yalan diye niteleyip bir kenara koyacağı propagandayı, gazetecilik ya da kurgu sınıfına sokabiliyoruz.”*

***

İşyerindeki talimatlardan, özel görüşme kayıtlarından büyükannemizin masallarına kadar söylenen her sözün teybe alınmasını, Bellek bankalarında saklanmasını, kâğıda geçirilmesini, yazılmasını, basılmasını, kütüphanelere konulmasını uygun görür ve ister gibiyiz. neden bu kadar çok sözümüzün saklanması gerektiğini, neden sözlerimizi yazacak kâğıtlar yapmak için ormanlarımızı kesmek, kelime işlemcilerimize elektrik sağlamak için ırmaklarımıza barajlar kurmak zorunda olduğumuzu açıklayacak çok kimse yoktur belki de. Bir şeylerden korkmuş, bir şeyleri telafi etmeye çalışır gibi, inatla böyle yapmayı sürdürüyoruz. Belki ölümden korkuyor, sözlerimizin sadece söylenip kaybolmasından, yerlerini yeni sözlerin doğacağı sessizliğe bırakmasından korkuyoruz. Belki de toplumu, yitik ve yerine yenisi konulamaz cemaati arıyoruz.”**

***

“Sözcükler için geçerli olan, şeyler için geçerli olmayabilir. Birbirinin tersi iki lafın ikisi birden doğru olamaz demek, zıt şeyler var olamaz demek değildir. Sözcük şeyin kendisi değildir. Sözcüğün ve şeyin ayrı ayrı yolları vardır. Kasabayı oluşturanın taş, kil ve ahşap olduğu da doğrudur; kasabayı oluşturanın insanlar olduğu da doğrudur. Bu sözler birbiriyle çelişmez. Kuşun uçuşuyla rüzgârın esişinin bir tüyün düşmesine yol açtığı da doğrudur; yolumda bu tüyü bulduğumda benim için düşmüş olduğunu anlamam da doğrudur. Bu sözler birbiriyle kısmen çelişir. Her şeyin olması gerektiği gibi olduğu da doğrudur; her şeyin hiçliğin üzerindeki aldatıcı bir hayalden ibaret olduğunu söylemek de doğrudur; her şeyin var olduğunu söylemek de doğrudur, hiçbir şeyin var olmadığını söylemek de doğrudur. Bu sözler birbiriyle bütünüyle çelişir. Yaşamımızın sözcükleri, bu sözleri bir arada tutan ve ayıran ilmeklerdir. Dünya bir kanyonun iki duvarı arasındaki, uçurumun dibindeki ırmağın iki yakası arasındaki köprüdür. Sözcükler ise bir o yana, bir bu yana uçan kuşlardır. Aynı anda iki yerde birden olamazlar. Ama bir o yana, bir bu yana gidip gelebilirler. Köprünün bir ucundan diğerine geçmek kişinin bütün bir ömrünü alabilir. Ama kuşlar şarkı söyleyerek, bir yakadan ötekine seslenerek, kanyonun üzerinde bir o yana, bir bu yana uçarlar.”***

(*) Ursula Le Guin, “Hep Yuvaya Dönmek”, çev: Cemal Yardımcı (İngilizceden), Ayrıntı Yayınları, 2004, s. 505.
(**) age, s. 508.
(***) age, s. 324.

Yazarların ve senaristlerin “yarın”ı…

Necip Özbey, bir bilimkurgu kronolojisi hazırlamış. Şuradan inceleyebilirsiniz. Sunusunda “Bu kronoloji genel olarak Bülent Somay’ın Metis Çeviri Bilimkurgu Özel Sayısı’nda yayınladığına Zühtü Bayar’ın ‘Bilimkurgu ve Gerçeklik’ kitabında Türk ve Osmanlı bilimkurgu edebiyatı tarihinden ekledikleriyle elde edilmiştir. Ben MÖ 340’ta Platon’un yazdığı ütopik ‘Devlet’ ve MÖ 350’de Atlantis’ten bahsettiği ‘Timovs ve Krityas’ eserlerini dikkate almadım. Türk yazarlar ve BK sinemasıyla ilgili bir iki satır daha ilave ettim.” diyor. Epey önce dikkatimi çekmişti bu çalışması da bir türlü üzerinde durma fırsatı bulamadım. Şimdi de bulmuş değilim, sadece haberiniz –ve olursa katkınız– olsun istedim, daha sonra bilimkurgu literatürü ile distopya ilintisini ele alan bir yazı yazmak geçiyor gönlümden. Bugünlerde diğer bloglarımın kapılarını yeniden açmışken en sevdiğim blogum olan Utopos‘u nasıl unutabilirim, değil mi :)

Şurada da bütün zamanların en iyi 50 distopya filmi listeleniyor. Liste hakkındaki düşüncelerinizi merak edeceğimi bilmenizi isterim.

Ütopya mütopya

Utopos‘un sevgili Suat Bey‘den sonra ikinci misafirini de ağırlamaktan şeref duyduğumu belirterek söze girişeyim. Aziz dostum Virgilius Bey meşguliyetinin ağır olduğu bir döneminde Utopos için bir yazı kaleme almayı kabul etti büyük bir incelik göstererek. Kendisine bütün samimiyetimle teşekkür ediyorum. Utopos biraz daha zenginleşti (ve renklendi) sayesinde, sağolsun. Ütopya üzerine edilecek sözler bitmez, bitmemeli de zaten. Bizimkisi bir değil bin değil milyon kazan çorbada bir tutam tuzdan öteye gitmez, lâkin tuzsuz çorba da birşeye benzemez, hak verirsiniz. (Başlığın ve dipnotların büdütörümüze ait olduğunu belirtmem gereksiz sanırım –ama bunu derken belirtmiş oldum tabii.)

***

– Alo?

– Abi ne haber?

– İyi. Sen nasılsın?

– İyiyim ben de. Müsait misin, sesin kötü geliyor. İşin varsa sonra ararım.

– Yoo, uyuzlanıyorum. Domuz domuz oturduğum akşamlardan biri.

– Hmm, o zaman çok vaktini almadan kısa keseyim. Abi, Ahmet Hamdi’nin “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü mutlaka okumalısın. Sana bir şey tavsiye etmek haddime değil ama bu kitap tam sana göre. Hem çok komik, ne çok ironik, hem de çok derin mesajları var satır aralarında. Bir an önce okumanı ve sonra da kitap hakkında seninle tartışmayı çok isterim.

– Çok duydum methini ama sıra gelmiyor ki. Hep bir ara okuyayım diyorum, gene kaçıyor.

– Neyse, ben almayayım fazla vaktini. Bunu söylemek için aramıştım.

– Yok canım, hiçbir şey yapmıyorum, salak salak oturuyorum öylesine. Okul nasıl gidiyor?

– Gayet güzel, şimdi Thomas Paine’ın Commonsense”ini (Sağduyu) okutuyorum çocuklara, abi, harika bir kitap bu.

– Öyledir, alıntılarıyla, üslubuyla, işlediği konusuyla büyük bir ivme kazandırmıştır Amerika’nın bağımsızlığında.

– Aynen öyle, ve tabii ben orijinalinden okutuyorum çocuklara, senin berbat dediğin çeviriden değil. Üstelik dili o kadar basit, ağdasız ve sade ki. Yarattığı büyük etki de bundan zaten, o dönemde herkes okuyabilsin diye bu kadar yalın yazmış adam.

– Üç ayda 100.000 nüsha satılmış bildiğim kadarıyla.

– 150.000 abi, geçenlerde Commonsense ile ilgili bir makalede bahsediyordu, bugünün Amerika’sında, kitabın yazıldığı tarihteki nüfus oranı, okuryazarlık durumu, basım, reklam ve ulaşım imkânları açısından kıyaslanırsa üç ayda sekiz milyon satan bir kitaba denkmiş 150.000 sayısı.

– Vay be, Amerika boşuna bağımsızlığını kazanmamış yani İngiltere’den.

– Ayrıca, Paine’in hayat hikayesini de merak edip araştırdım ve kanaat getirdim ki Amerikalıların Mehmet Akif’iymiş bu adam.

– Nasıl yani?

– Adam yazdığı kitapların, Commonsense de dahil buna, hiçbirinden tek kuruş para almamış, eline geçen tüm geliri bağımsızlık için savaşan Amerikan ordusuna bağışlamış. Savaş sırasında da cephe cephe dolaşıp askerlere vaazlar vermiş, onları İngilizlere karşı motive etmiş, zira başlangıçta halktan kimse İngilizleri yenip bağımsızlıklarını kazanacaklarına inanamıyormuş. Üstelik biliyor musun, sefillik içinde ölmüş sonunda. Böyle de değişik bir dava adamı işte.

– Bunlardan haberim yoktu, çok ilginç…

– İşte öyle abi. Neyse, fazla gevezelik ettim, çok uzattığımın farkındayım.

– Yok canım. Ya, ben de sana bir şey sorayım. İçinde bulunduğun entelektüel, akademik çevreye göre güzel güzel cevap ver ama.

– Abi senden iltifat almak ne büyük mutluluk bilsen! Dinliyorum.

– Tamam, uzatma, hak edersen iltifat da alırsın benden. Şimdi söyle bakalım, ütopya nedir?

– Tanımını biliyorsundur sen de abi. Neyini soruyorsun, Thomas More’u mu yoksa?

– Hayır, senden duymak istediğim ütopya kavramının sendeki ilk çağrışımı.

– Olmayan ülke.

– Buradaki sözcük oyunundan habersiz değilsin ama, Thomas More “eutopia”, yani güzel yer ve “outopia”, hiçbir yer sözcüklerini karıştırmış ve ortaya “utopia” çıkmış. Yani aslında ikisine de vurgu var; hem güzel bir yerden, hem de var olmayan bir yerden bahsediyoruz değil mi?

– Evet, öyle diyebiliriz.

– Şimdi, akıl yürütmeye devam edelim: Ütopya, bir idealden ibaret değil mi?

– Evet abi.

– Peki, buraya döneceğiz. Şimdi başka bir şeyi ele alalım. Gayb nedir güzelim?

– Gayb mı? Bilinemeyen âlem, algılanamayan ama var olan âlem.

– Algılanamıyorsa, reel de değildir o zaman, en azından somut, fiziksel olarak var olduğu konusunda ispatı mümkün değil. Sadece inanmakla var edebiliyoruz içimizde. Gaybın var olduğuna inanıyoruz, yani gayb âlemindekileri var kabul ediyoruz.

– Hmmmm… Kutsal olguları bu şekilde ele almak konusunda kararsızım abi.

– Şurada fikir jimnastiği yapıyoruz. Benim gibi düşünmeye çalışmanı istiyorum sadece, bakalım aynı yere çıkacak mısın diye.

– Dinliyorum.

– Şimdi, inanan insan, her şeyin başında, aslında gayba inanan kişidir. Kelimeye dikkatini çekerim, bilen değil, anlayan değil, gören veya duyan değil; inanan. Neye inanan? Gayba inanan. En büyük gayb nedir? Tanrıdır her şeyin başında. Kuran’da nasıl geçtiğini anımsatayım sana, peygamberimize tabi olanları övmek için “onlar gayba inanırlar” deniliyor. Görmeden, hiçbir duyu organıyla algılamadan inanmak bu, yani aslında insan ‘mevcudiyetine dair somut hiçbir delile sahip olmadığı’ bir şeye inanıyor. Zaten beklenen ve Tanrı tarafından istenen de bu değil mi? Örnek olarak İsa’yı düşünelim. Çarmıh hadisesinden sonra dirilir, ortalarda gezinmeye başlar. Mecdelli Meryem’e ve birkaç tane daha havarisine görünüyor, bunlar öteki havarilere anlatıyorlar, içlerinden Thomas ötekilere ‘O’nu yaralarıyla karşımda görmezsem inanmam’ diyor. Sonra İsa Thomas’ın karşısına çıkıyor ve böğründeki, ellerindeki yaraları gösteriyor, Thomas’a da şöyle sitem ediyor: “Beni gördüğün için mi iman ettin? Görmeden iman edenlere ne mutlu!” Görmeden iman etmekten bahsediyor ki, zaten bu gayba imandan farklı değil. Bu inandığı gayb, aslında –doğası gereği tanrısallık, kutsallık olduğu için– en mükemmel durum, en kusursuz yer. Her şeyin en güzeli. Cennet mesela. Bu bağlamda, benim güzel kardeşim, ben cenneti ütopyaların en temeli, en özgünü ve arketipi olarak görüyorum.

– Oovvv… Abi, yanlış anlama ama sen spekülasyon yapıyorsun.

– Ne demek lan o! Siktirme lan spekülasyonuna it herif! Nasıl konuşuyorsun sen benimle öyle!

– Abi özür dilerim, bu aralar okuduğum birkaç makalede bu kelimeyle çok karşılaştım, ağzıma yapıştı, çok sık kullanır oldum. Kızma ya.

– Göte* bak, anlattıklarım spekülasyonmuş. Sensin spekülasyon!

– Hah aha aha ha, abi tamam ya, valla fark etmedim. Lütfen devam et.

– Neyini beğenmedin bu yorumun da aşağıladın, söyle bakalım.

– Abi beğenmemek değil, ama ütopya ile bağdaştırılamayacak bir yorumlama seninkisi. Bir kere ütopyanın temelinde sosyolojik bir eleştiri yatar. Yani, Platon da, Thomas More da, Bacon da hep içinde bulundukları toplumu eleştirmek için bir ütopya yaratmaya girişirler ve bunu da edebi bir kurgu ile yaparlar. Amaç sosyal yapının, insan ilişkilerin, politik organizasyonun tenkididir, diğer bir değişle ütopya bir gaye güdülerek yazılır. Kara ütopyalarda da durum aynı, Orwell’in “1984″ü ya da Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sı gene gelecekte var olacağını öngördükleri sorunlara dair eleştirel nitelikte eserler. Senin yaklaşımın ütopya kavramına uygun değil.

– Hmmm, demek öyle. O zaman şu açıdan yaklaşalım, farklı bir şey söyleyeceğim şimdi: Hesiod’un Altınçağ hakkında yazdıklarından, Hinduizm’deki manvantara’nın Krita Yuga’sı, yani Altınçağ’ına kadar, hep bir mükemmel çağ hayali ve beklentisi var.

– Eyvah, çok derinlere gireceksin korkarım, Hesiod, Altınçağ filan.

– Sus ve dinle. Dinler tarihine bakacak olursan, ütopik bir beklentinin tüm inanç doktrinlerini sarmaladığını görürsün; mütemadiyen sosyal bozulmadan, yozlaşmadan bahsedilir, suçlar artar, ahlaksızlığa prim verilir, toplum çözülür filan, klasik apokaliptik tasvirleri bilirsin sen de. İşte, hep böyle bir durumda bir lider, ruhani bir varlık beklenir ki, düzen kurulsun, o kişinin kuracağı disiplin ile kötülüğe pranga vurulup dünyaya iyilik hakim olsun. Hafızanı yokla, bu beklentiler ışığında Hıristiyanlar’ın mesihi İsa dünyaya inecek ve millennium dönemi başlayacak, Yahudiler’in Mesih olarak gelmesini bekledikleri Davud peygamber tekrar İsrail Krallığı’nı kuracak, Müslümanlar Mehdi’yi bekliyor zaten. Bu arada Hindular Avatar’larının gelip Kali Yuga’ya son vermesini diliyor, döngünün başına geçip Krita Yuga’ya ulaşmayı bekliyorlar. Mecusiler’de Saoşyant tıpkı İsa Mesih gibi bir karakterdir, apokalipsin sonunda gelir ve kaosa son verir. Eski Mısırlılarda da Osiris bu görevi yerine getirecekti güya. Daha fazla uzatmayayım, bütün bu örnekler senin en baştaki tenkidine, şu ‘spekülasyon’ aşağılamasına bir yanıt değil mi?

– Offf abi aşağılamadım ya, ne haddime. Hayır abi, ütopya, doğası gereği kurgu olmak zorunda. Bu anlattıkların kutsal olgular, ütopya ise bir kişinin kafasından çıkar, bunu eleştirel bir tarzda kaleme alır ve aslında bu kurgu ile okuyanlara mesaj verir. Kutsalı ütopya olarak göremezsin.

– İsa Peygamber’den bir alıntı yapayım sana, Matta İncili’ndeki duasından: “Göklerdeki Babamız! Melekûtun gelsin, Semada olduğu gibi, arzda da senin krallığın hâkim olsun.” Yeni tarihli çevirilerde egemenlik diye geçiyor, hâlbuki İngilizce “Thy Kingdom Come” cümlesinin en güzel çevirisi, muhatabı tanrı olduğundan hareketle yapılmalı, “Melekûtun gelsin” yanılıyor muyum?

– Melekût neydi, melekler âlemi mi?

– Hayır ya, kutsal krallık anlamına gelir. Hatta Osmanlıca-İngilizce sözlükte bu kelime spritiual/divine kingdom olarak karşılık buluyordu.

– Öyleyse daha iyi egemenlik sözcüğünden.

– Güzel, bana katılıyorsun yani. Peki, bu dua cümleciğinde nasıl ütopik, hayali bir dünya beklentisinin saklı olduğu konusunda da hemfikirsin değil mi?

– Abi, anlamıyorsun. Yani, seni kızdırmak istemiyorum ama, nasıl söylesem, çok ciddi bir kavram kargaşası yaşıyorsun sanki… Her şeyden önce senin yaptığın, kutsal kavram ve olguları, beşeri anlayışla çevrelemeye çalışmaya benziyor, sen değil misin bana “kutsal anlaşılamaz, kavranamaz, inkâr da edilemez veya yalanlamak da mümkün değildir, kutsala ya inanırsın, ya da kutsalı reddedersin, o kadar” diyen? Bilakis ütopya dediğimiz şey tamamen insan elinden çıkan bir sosyal kritisizm yoludur. Bir türdür, tamamıyla spesifik bir janr söz konusu. Thomas More’dan, Platon’dan sıyrıl, mesela Montesquieu’nun “İran Notları”nı hatırlarsan nasıl ütopik bir anlatım olduğu ve gerçekte içinde yaşadığı topluma yönelttiği eleştirileri görebilirsin orada. Abi, sen yanlış yoldasın ya.

– Demek öyle. Demek artık beni beğenmiyorsun.

– Abi allahaşkına abartma, sen benim idolümsün, ama madem sordun fikrimi, ben de anlatıyorum işte.

– Ya itiraf edeyim ki biraz zorladım ben de kendimi başladığım noktadan sana anlattığım sonuca varmak için, ama ne bileyim, çok sıra dışı ve orijinal geldi ilk anda bana.

– Abi lahanayı elmaya çevirmeye çalışmak gibi bir şey seninkisi. Bana biraz secular millenarianism’i, yani laik binyılcılık’ı çağrıştırdı, daha önce böyle bir şeyler okumuştum, Amerikalı birkaç kişi vardı bunu savunan ama detaylı bilmiyorum.

– Benden önce düşünmüşler yani bunu. Gene geç kaldım desene.

– Hahah aha, abi, gece gece nereden çıktı bu konu ya?

– Çatlak ve saygıdeğer bir dostum var**, ütopya hakkında bir yazı istedi, düşüncelerimi öğrenmek için. Ama, ama… kardeşim olacak insan beğenmedi… İbne***, iki kitap okudun, azıcık akademisyen oldun diye burnundan kıl aldırmıyorsun artık. Düşersin elime sen.

– Canım abim, olur mu ya öyle şey? Pazar sabahı kahvaltıya gelsene bize, çocuklar özledi seni. Hem rahat rahat küfür de edersin bana, yüzüme karşı :)

– Kızı değil de oğlanı özledim ben de, ama heyhat güzelim, hatuna giderim gene haftasonu. Doluyum.

– Ya ben de onu soracaktım. Geçenlerde baktım bloguna, eski bir yazında Commonsense’ten bir alıntı vardı, onu okuyacaktım. O sırada gözüme çarptı, sıkıldığını yazmışsın hatundan. Gene de görüşmeye devam ediyorsun yani, öyle mi?

– Oğlum berbat bir ikilem içindeyim, sıkıldıkça seviyorum, sevdikçe sıkılıyorum ya****. Tam boka***** batmış haldeyim anlayacağın.

– Abi sen bu hallere düşecek adam mıydın ya? Süpermiş valla.

– Çok uzattık konuşmayı farkındayım ama sana bugün başıma ne geldi onu anlatayım da öyle kapatalım bari. Metro istasyonunda bekliyorum, baktım iki hatun geliyor bana doğru, ama nasıl güzeller, ikisi de sarışın, hem de çakma değil. Cillop gibiler, tipleri, yuvarlarları… Biraz yaklaşıp iki metre kadar ötemde durdular, ikisi de renkli gözlü, bildiğin barbi bebekler ama, 23-24 yaşlarında. Sinir içinde, bıcır bıcır konuşuyor biri, öteki de dinlediklerine başını sallayıp duruyor. Kulak verdim, konuşan, Bulgar göçmenlerininkine kayan bir aksanla diyor ki: “Bir de soydaşlara yardımcı oluyoruz diyorlar, yalan ya, öğrenci kartımda, tüm okul belgelerimde var işte, ama hayır, olmuyor diyorlar, illa çıkış yapacakmışım sınırdan, üç ay sonra gene gelecekmişim, niye bunu yapıyorlar ki bana? Sordum, bu git-gel işkencesinden kurtulmak için ne yapmam lazım diye. Bir türk vatandaşıyla evlenmeniz lazım dediler. Zorla anlaşmalı evlilik yaptıracaklar ya bana. Şeytan diyo yoldan bir adam çevir, git evlen.” Var ya, içim titredi o an, nefesim tutuldu, kıza dönüp ciddi ciddi “beni mi arıyordunuz?” demeyi düşündüm. Kafamda da hemen kurdum o sırada, bu Türkçe konuşan rus afete karşı bir sorumluluğum olmaz, hatunumla mutlu mesut beraberliğime devam ederim, ama bu çıtırla anlaşmalı evliliği para üzerinden değil, seks için yaparım, haftada bir vermezsem seni boşarım derim. Tabii sadece hayal ettim bunları, bu da benim için günün ütopyasıydı işte güzel kardeşim.

– Hahaha ahaa aha, abi, bu anlattığın ütopya d-e-ğ-i-l! Tanıma aykırı bir kere, böyle ütopya olmaz, sen ütopyanın ne olduğunu hala anlamadın bence. Neden anlamıyorsun onu da ben anlamadım ama hayır, ütopya bu değil. Kurguladığın olsa olsa cennet hayali olur :)

– Öfff ya, sana da, senin ütopya tanımına da, bilumum ütopyalara da…

– Ya metrodaki huriye abi? Ya huriye?

– Canı cehenneme o hurinin. Melek gibi hatun varken, huriyi ne yapayım?

– Ooooooo! Güzel laftı bu… Biri melek, biri huri. Sen meleği seçtin.

– Neyse, oralara fazla girme. Hadi iyi geceler, öptüm kulağından.

– Ben de her yerinden öptüm abi, heh heh.

– Siktir!****** Hiçbir ütopyamı beğenmedin ama ne yapayım ki başka kardeşim yok.

– İyi geceler abi.

(*) Şair burada Goethe‘yi tanıklığa çağırmaktadır.
(**) İkincisini bilmem ama ilk sıfattan çok hoşlandım, teşekkür ederim dostuma. Verili dünya karşısında bir masumiyet zırhı olarak çatlaklık işlevsel, iyi birşeydir bana kalırsa.
(***) Şairin burada bir kategorizasyon çabasından bahsetmek ne derece mümkindir, bunun değerlendirmesini okura mı bırakmalıdır ey büdütör? Bilemedim.
(****) İkilem (nam-ı dîger dilemma) bahsi açıldıkta büdütörümüzün kalbi sıkışmakta, tansiyonu yükselmektedir. Bunun sebebi, kendisinin, ikilemsiz bir dünyanın mümkün olup olmadığı hususunda her seferinde ikileme düşüyor oluşudur.
(*****) Bizim orada politik doğruculuğa “siktir git bi işine!” derler hakim beg.
(******) Şair burada ettirgen çatılı bir fiil kullanımı için örnek vermek istemiştir. Vermiştir.

Is mupa!*

Düşünce deyince de, iletişim deyince de akla dil gelir. Dillerin terennüm etmek üzere doğduğunu öne sürenler olduğu gibi, anlaşmak ihtiyacını gidermek üzere doğduğunu savunanlar da vardır; başka deyişle, dillerin doğuşunda kimilerine göre zevk, kimilerine göre fayda unsuru belirleyici olmuştur. İnsan uygarlığının temeli olan dilin doğuşu, kökeni, çeşitlenişi, yayılışı, işlevi, dillerin yapısı, işleyişi, mukayesesi, ilişkileri konusunda bilimciler ve düşünürler yüzyıllardır kafa yormakta, fikir üretmekte, gözlemler, analizler, spekülasyonlar yapmakta, hipotezler, teoriler oluşturmakta, görüşler geliştirmektedirler.

Dilin tek bir kökenden geldiğine yahut çokkökenli olduğuna ilişkin görüş ayrılığı eski ve derindir. Semavi dinlerin kitapları olsun, diğer uygarlıkların söylenceleri olsun, bu konuya büyük önem verirler ve kendilerince cevaplar getirirler. Eski Mısır firavunlarından Psammetikos’un, kendiliğinden hangi dili konuşacağını öğrenmek için bir bebeği dilsiz bir sütannenin büyütmesini sağladığı söylencesine göre, bir gün çocuk Frigya dilindeki “ekmek” kelimesini andıran bir ses çıkarınca firavun bundan, insanlığın anadilinin Frigce olduğu sonucunu çıkarır. Eski Ahit’e göre ise dil, kâinatı kavramanın bir aracı olması için Adem’e tanrısal bir armağandır; Adem, yaşadığı dünyayı keşfettiği ölçüde adlandırır ve ona böylelikle egemen olur, çünkü şeylerin varolabilmeleri adlandırılmalarına bağlıdır. İbrahimi dinlere göre işte bu dil, yani Lingua adamica, insan ırkının tekkökenliliği görüşünün bir bileşeni olarak, bütün dillerin evrensel kökenidir. “Yaradılış”tan “Tufan”a geçtiğimizde köken tartışması alevlenir. Ve söz, yaşayan ve ölü ruhların ülkelerine ve dillerine gelince durum eğlenceli bir hal alır; farklı topos’lar –ki bunları üç kümede özetleyebiliriz: dünyevi topos, cennet (: ütopik) topos, cehennem (: karşı-ütopik) topos– farklı kökendilleri speküle ettirirler. Ve “Babil”: “Şunların dilini karıştırıp farklılaştırın da göğe yükselemesinler.” Yani, Tanrının lâneti! Ve sonra, Babil’in lânetine son veren İsevi mucizeler… Vesaire vesaire…

Teolojik söylenceler de, bilimsel düşünce de dillerin türeyişine, kökenine ilişkin olarak bizi gerçek anlamda aydınlatamamıştır. Türeyiş ve kökenin ötesinde, dile ilişkin diğer hususlarda da bilim ve felsefe bize geniş perspektifler sunmakla birlikte bu konu alanı halen geçerliliği kanıtlanmış fikirlerden ve kesinlemelerden uzaktır. Fakat şunu kabul etmek gerekir ki, dile ilişkin bilgi birikimimize bilimin katkısı bir yana, dil bilincimize modern (20. yy) felsefenin bilgi ve hakikat arayışında dili, söylemi ve dilsel temsili esas alan “dile dönüş hareketi”nin katkısı çok büyüktür.

Son derece eksikli gedikli bu çok genel girişi bir tür “konuya ısınma” çabası olarak görelim. Hangi konuya mı? Yapay diller konusuna. Peki bu, bu blogun konusu olabilir mi? Olabilir ama bir şartla: Ütopya ve/veya distopya bağlamında. Bir sonraki yazımda oraya geçeceğim.

(*) “Konuşmalıyız!”

Homoutopianius!

Bir ütopya düşlemenin/kurmanın en zor tarafı, şu bildiğimiz “insan”la[rla] gerçekleştirile[meye]cek oluşudur. Bir “olmayacak şeyler koleksiyonu” yapsaydım, koleksiyonumun en nadide parçası “insanın bulunduğu yerde ortalığın sütliman oluşu, iktidar tutkusunun yokluğu” olurdu. 

Ütopyaların en küçümenleri ve sevimlileri, bir köşede komünal yaşam düşleridir. İyi de bunun için şu gitgide daralmış (: her iki anlamda) gezegenin hangi köşesinde deneyeceksiniz bunu, etrafınız çepeçevre sarılıyken mevcut toplumsal/ekonomik/kültürel kodlarla, sistemlerle? Önce kendinizi bir yoklamalısınız, ilkin dönüşmesi gereken sizin kafanızın ve yüreğinizin içi -bu da bonusu!

Ütopyanın birinci ve olmazsa olmaz koşulu, iktidar duygusu, yönelimi ve tutkusunun yokedilmesidir. Yok hayır, dar anlamda salt siyasal olanından sözetmiyorum. Bu da bizi lise münazara anılarımıza götürür: “İnsanın özü” diye birşey var mıdır? İnsan, özünde kötü müdür? Vs.

Kapitalizmin çiçeği burnunda malum finansal kriziyle ilgili bir tartışma gelmiş başka yere dayanmış, değerli dostum Suat Bey‘in mekanında. Görelim Suat Bey ve Bülent Bey neler demişler:

Çevir bir dönüm yer medeniyetten uzakta yaşa mesela. Veya ikna et bir grup insanı, komün oluştur orada baskıya ve zorunluluğa dönüştürmeden dilediğin gibi yaşam sür.” [SÖ]

“Aslinda bu bazi yerlerde mumkun. (…) Neyse ben bu komun islerini yapmis insanlarla tanismistim ABD’de, hatta bir ahbabim var annesi ve babasi oyle bir yerde yasamis. Sekuler ve siddet karsiti insanlarin olusturdugu bir komun olunca tahmin edebileceginiz problemler oluyor diye anladim ben. Bir takim insanlar tembel oluyor bir kismi beceriksiz oluyor vs. Bir kismi ne tambel ne beceriksiz oluyorlar ve digerleri aslinda onlara ek saygi gostermeye ve kismi itaate razi oluyor ama bu sefer bu ‘amir’ pozisyonuna layik bulunan insanlar ‘insan gudecek olduktan sonra bu komunun benim icin manasi yok, disarida da guderim’ diye pek gonullu olmuyorlar filan. (…) Simdi sunu da gozonune almak lazim, cogunlukla bedenle yapilan (tarim vs.) isler dusunuluyor bu toplumdan ayrilip komunlesme konusunda ama su anki olmasa da ileride ortaya cikmasi muhtemel (mukadder?) teknoloji seviyesinin acacagi baska kapilar da olabilir. ‘Sol’ veya ’sag’ liberteryen egilimli az degildir bilgisayarla ugrasanlar arasinda (ozellikle yari-akademik diyebilecegimiz guruhta), bunun sebebi bu adamlarin ucuk olmalari ile de izah edilebilir tabii ama yaptiklari uretim, uretim tarzi, uretilenin (kopyalanabildigi icin) uretildigi anda ‘kit’ olmaktan cikmasi, maddi sermayenin uretimdeki etkisinin cok gorunur olmamasi filan da bu insanlarin dusunce tarzini etkiliyor olabilir.” [BM]

İlaveten, yeni dönem aslında ‘üretim’, dolayısı ile de ‘mülkiyet’ konusunu epey değiştireceği için başka pekçok şeyi de değiştirecek. Yepyeni, şimdiden tasavvur etmenin dahi zor olacağı yaşam şekilleri, komünler, tarzlar ortaya çıkartabilir. Üretimin tarzı siyasal sistemlere kadar hemen her şeye etki ediyor çünkü.”  [SÖ]

Evet, iktidar tutkusunun dışında, tembellik, kaytarmacılık filan da çıkacak karşımıza tabii! Bu tartışmada ucundan kıyısından başka şeyler de söylenmiş. Keşke benim fakirhaneye de gelip tartışmaya devam etseler…

Ütopik söylemler olarak “serbest piyasa” ve “merkezi planlama”

Kuramla kılgının tarihsel arkaplanda çoğun trajiğe varıp dayanan çelişkin ilintisi, bize, “serbest piyasa” ile “merkezi planlama”nın ütopik karakterli düşman kardeşler oldukları acı gerçeğini hep hatırlatıp durmuştur, durmaktadır.

Sorun aslında derinlerdedir: Soyutlamacılık ve tümdengelimcilik de, bunların karşıtları da, iktisat teorisi dediğimiz minelgaraip şeyin açmazlarıdır. Hiçbir iktisatçı bu akıl yürütme edevatının indirgemeci kısıtından kurtulamaz kolay kolay. Dünyayı, hayatı organik bir bütünsellik içinde görebilmek, bilimsel metodolojinin ontolojisine aykırıdır ne yazık ki. Bilim, parçalarına ayırır ve ayrıştırır, gitgide küçülen kompartımanlara hapseder. Kendi küçük bahçelerinin güzel manzarası içinde esrikleşen bilimci taifesi, bu uzmanlık yanılsamasının ışığında pervaneleşip yanar.

Biz oralara kadar uzanmayalım şimdi. Yukarıdaki kayıkçı kavgasını odağımıza alalım. Merkezi plan ekonomisinin gümbürtülü çöküşünün yarattığı travmayı yıllardır gözlemliyoruz. Bu yaklaşımın ne derece akıldışı, hayatdışı, insanlıkdışı olduğunu görmeyen bilmeyen kalmış mıdır bilmem -ortodoks komünistler belki. Gelgelelim ekonomik liberalizmin laissez-faire/serbest piyasa takıntısının da tıpkı düşman kardeşi merkezi planlamacılık kadar insan hakikatinin bünyesine uymadığını/uyamayacağını, bunun ütopik bir varsayımdan (hamhayalden dersek kaba kaçar) ibaret olduğunu göremeyenler o kadar çok ki.

Nitekim, üçüncü yol arayışları olsun, karma ekonomici ucube uygulamalar olsun, kriz dönemlerinin radikal müdahalecilikleri olsun, hep bu gerçeğe toslamaların pratik sonuçları/olguları değil midir?

Peki, bu insanoğlu ne halt etsin? İktisat, iktisatçılara (gerek teorisyenlerine, gerek pratisyenlerine) bırakılamayacak kadar karmaşık ve önemli birşeyse, ne yapmalı da bu açmazlardan, bu krizlerden kurtulmalı? Bir türlü NŞA’sı oluşmayan, hiçbir zaman da oluşacak gibi gözükmeyen serbest piyasadan, yarattığı düşkırıklığıyla mezarında dört dönen merkezi planlamadan, bu ikisinin kötü yanlarını alıp ikisinden de beter bir karakter sergileyen abes arayışlardan ve serbest piyasayla alakası olmayan reel-kapitalizmin hayatımızı çekilmez hale getiren karaktersizliğinden kurtulmanın hiç mi yolu yok?

Serbest piyasa ve merkezi planlama ütopyalarının elbirliğiyle yarattığı -Mill‘yen anlamıyla- distopik atmosferde soluk almanın imkansızlığını çekmek zorunda mıyız? Ne dersiniz? Bu konuya özellikle Afşar, Bülent, Fatih, Fethi, Obli Beyler‘in (abc) ilgi ve katkısını beklemek, çok mu hayalci davranmak olur acaba?

Ütopyadan ütopyaya bir sözlük yolculuğu

“Sapkınlıklarla benzeştirilen, yıkıcı düşüncelerle özdeşleştirilen, totalitarizmle bir tutulan ütopyalar, öteleri ya da mümkünsüz ortak mutluluğu tasvir edeceklerdi. Ve, somut gerçekleşmeleri içinde, bunun tersine ulaşacaklardı: zorba bir yönetimin baskısı altında, insanın yabancılaşmasına.”

“Ütopya aynı zamanda da güncelliktir, gerçekleşmemiş bir geçmişin kalıntısıdır, çatışmalı bir şimdinin eleştirisini güçlendirme zorunluluğu olarak yeniden ortaya çıkan, doyurulmamış bir ihtiyacın bir tür anımsanmasıdır.”

“Ütopya rahatsız eder, özellikle de, bir düşünceyi bilinen atıflardan, imlerden ve simgelerden kalkarak özdeşleştirme kaygısındaki okurun kafasını karıştırır ütopyalar. Esas itibariyle, erekbilimsel bir bakış açısını kendine yön kılan tarihten kurtulurlar. Ama yine de, ütopyacıl metinlerin büyük yararı zamanın kıvrımında, uzamın kenarında, yazının aldatmacalarında, kurgunun akıldışı formunda, sözcüklerin aşırılığında ve vaadedilen mutluluğu anlatmak için getirilen kuralların bolluğunda keşfedilir.”

“(…) ütopyanın güncelliği aynı zamanda da eleştirel özgürlüğün, barbarlığa dönüş tehlikesinin yaşandığı şu zamanlarda, yadsınan, kırılgan bir özgürlüğün güncelliği olmaktadır.”

Bunlar, “Ütopyalar Sözlüğü”nün giriş yazısından alıntılar. “Farklı ufuklardan gelme uzmanların -Ortaçağcıdan sinemacıya, müzikologdan mimara, edebiyatçıdan dilbilimciye, sosyologdan filozofa- imzasını taşıyan yüz madde”den oluşan bu sözlük, çevirisinin kılçıklılığı bir yana bırakılacak olursa, yararlı bir kitap. Ütopyalara düşkünlüğünüz varsa -Türkçesine sinirlenmemeniz koşuluyla- edinmeniz fena olmaz doğrusu. Zaman zaman U-topos‘ta bahsi geçecek bu sözlüğün.*

(*) Ütopyalar Sözlüğü, Michêle Riot-Sarcey, Thomas Bouchet, Antoine Picon, çev: Turhan Ilgaz, Sel Yayıncılık, 2003

Yokülke anayasasının dibacesi*

Yokülkemiz, kendini evrenmerkezci bir bakışla tanımlamayan, üzerinde yaşadığı gezegene ve o gezegenin bağlı olduğu tüm kozmik yaşama faydacı bir yaklaşımla bakmayan, aynı dünyayı paylaştığı canlı ve cansız tüm varlıkların varolma hakkına koşulsuz saygı duyan ve bu saygının gereklerini de fiilen yerine getirmeyi birincil yükümlülük kabul eden insanların maddi ve manevi hiçbir sınırla belirlenmiş olmayan ülkesidir.

Yokülkemizde, hayatın ve ölümün diyalektik birliğinin, yaşamanın anlamı için temel referans olduğu bilinir ve bu bilinçle yaşanır. Her canlının eşsiz bir varlık olduğundan hareketle, doğuştan ve/veya sonradan edinilmiş farklılıklar kutsanır ve bu durum çiğnenemez bir değere veri oluşturan bir doğal/toplumsal olgu addedilir. 

Yokülke anayasası, mevcut ülke anayasalarından nitelik bakımından farklı olup, hangi türden olursa olsun hiçbir otoritenin egemenlik ve tahakküm aracı işlevi görmez. Kağıt üzerinde kalmaya mahkum, klasik bir “toplumsal sözleşme” değil, lafzına ve ruhuna gönüllü olarak uyulacak ve uyulmadığı takdirde bunun yaptırımının vicdanlarda uygulanacağı ve bu uygulamanın da toplumsal itibarsızlaştırma ve pişmanlığın samimiyetinde mutabık kalındığı zaman iade-i itibar biçiminde olacağı bir ortak yaşam bilinci belgesidir.

(*) Önce şu yazının okunması iyi olur.

Çatışma ve baskı mı, dayanışma ve gönüllü işbirliği mi?

Merhaba. Kürkçü dükkanımıza döndük efenim. Ama sizleri bulabilecek miyiz, orası meçhul…

***

Ütopya dediğimize göre, anarşizmden sözetmemek olmaz. Bugün bir çentik atalım bu konuya, devamı gelir.

19. yy sonu-20. yy başı, malum, anarşist ütopyanın altın yıllarıydı. Sağ ve sol totalitarizmlere karşı anarşistler parlak bir düşünsel çıkış yapmışlardı. Anarşist kültür çerçevesinde akla gelen önemli isimlerden biri olan Kropotkin‘in anısını yadedelim biz de… Bunun için, mesela, Paul Avrich‘in yazdığı “Anarşist Portreler” kitabının sayfalarını çevirelim. Kitaptan kısa bir alıntı, insanlığın geleceğine ilişkin umutlarımızı tazeleyebilir ya da belki de tam tersine, bu konudaki umutsuzluğumuzun yangınına odun taşıyabilir. Ne dersiniz? (Alıntıdaki vurgulamalar benim.)

***

Kropotkin’in insan doğasına iyimser bakışı, Darwinci rekabet anlayışına karşı karşılıklı yardıma inanışı, merkezi devletin kendi yaşadığı zamanda en parlak devrine ulaştığını düşünmesi, bunlar, yüzyılımızdaki dünya savaşları ve geniş kapsamlı yönetimler göz önüne getirildiğinde pek destek bulamazlar. Kropotkin’in karşılıklı yardım kuramı, tam bir sinizmin eşiğine kadar gelen Huxley‘in ve Sosyal Darwinciler’in aşırı kötümserliğini dengeleyen değerli bir katkıydı elbette. Ama Kropotkin tam zıt bir noktada yanılmıştı. Böcekler ve balıklardan sürüngenler ve memelilere kadar, çoğu hayvanın yaşamını belirleyen çıplak şiddeti yeterince dikkate almamıştı. Doğadaki yaygın vahşeti, hem insanlar hem de hayvanlar arasındaki kuvvetlinin zayıfı ezmesini küçümsüyordu. İnsanlığın yaratılışının iyi olduğuna, devletlerin engel olmasına karşın farklı sınıf ve uluslardan insanları birleştiren bağlara inancını ömrünün sonuna dek muhafaza etmişti.

Kropotkin, totalitarizmin yükselişini, İkinci Dünya Savaşı’nı, nükleer ve biyolojik kitle imha silahlarının bulunuşunu görecek kadar yaşamış olsaydı, acaba düşüncelerini değiştirir miydi? Herhalde değiştirmezdi. Zorlu deneylerle dolu bir yaşam sürdüğü halde tükenmez bir iyiliği var gibiydi. Bundan dolayıdır ki bütün dünyada insanların dayanışmasının ölçüsünü abartmış, nefret ve ayrılık duygularından çok birleştirici bağları öne çıkarmıştı. İnsanların, politik ve toplumsal otorite tarafından yanlış yollara sürüklenmemişlerse, yaratılıştan erdemli olduğuna, dolayısıyla uyum içinde yaşayabileceklerine olan inancını hep korudu. Kadın-erkek bütün insanların kişisel nevrozlar ve toplumsal efsanelerle akıldışı hareketlere sürüklendiklerinin, kandırılmaya ve kendi kendilerini yok etme dürtülerine her zaman açık olduklarının (öyle ki şu anda, nükleer çağda, sonunda yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar) bazen farkında değil gibi görünüyorlardı. Ayrıca pek çok kişide görülen iktidar olma dürtüsüne ve halk kitlelerinin karizmatik liderleri izlemeye gönüllü oluşlarına hakettiği önemi vermiyordu. (…) Kısaca bizim, saldırgan, otoriter ve açgözlü dürtülerimizin basitçe yozlaşmış bir toplumsal sistemin ürünü olup olmadığı, bu sistemde köklü bir değişiklik yapılsa dahi devletler, yasalar, polis ve mahkemelerin ebediyen gereksizleşip gereksizleşmeyeceği kuşkuludur. Herşey bir yana, çatışma ve baskı kapitalizmin ya da modern merkezi devletin ortaya çıkışından çok önceleri bile vardı. Üstelik, insan doğasının dönüşümünü engelleyerek gelecekte de var olmayı sürdürecekler.

Herkes Kropotkin gibi olsaydı anarşizm biricik olanaklı sistem olurdu, çünkü yönetim ve kısıtlamalara gerek kalmazdı, denmektedir. Ama geçmişi ne kadar iyi olursa olsun, Kropotkin’in kendisinin de fark edemediği bir olgu şudur: Onun karakterindeki çok az özellik tarihin sayfalarını süsleyebiliyor. Dahası, insanın karşılıklı yardım yönünde doğal bir eğilim sergilemesinden hareketle tam zıt bir görüşe yöneldiğinde, niçin dünyaya baskıcı devletin egemen olmaya başladığını asla açıklayabilmiş değildir. (…) Egemen olma dürtüsünün nasıl ortadan kaldırılacağını da inandırıcı bir biçimde açıklamadı. (…) İnsanlığın ‘yönetimi sıfıra indirmek’ eğiliminde olduğuna inanmasına karşın, bu eğilimin modern çağa damgasını vurduğu söylenemez. Tersine, devletin gücünün büyüdüğü her yerde görülebilmektedir. Kropotkin’in bütün aykırı öngörülerine karşın, bu büyüme büyük oranda üretici güçlerdeki uzmanlaşmanın genişlemesi (daralması değil) doğrultusundaki teknolojik değişikliklerden kaynaklanmıştır. (…)

Kropotkin’in çözümlemesinin zayıflığı, en azından bir ölçüde, yanıltıcı yönetim tanımındadır. Devleti, Batı uygarlığının tarihinde son zamanlara ait bir olgu olarak ele alıyordu. Onun şiddetle karşı çıktığı şey, pek eleştirmeden hayranlık duyduğu yerel şehir devletinden ayırdığı, modern zamanların bürokratik ulus-devletiydi. Zorbalığı ve baskıyı Antik Yunan ya da Ortaçağ Avrupa’sında çiçek açmış ademimerkezi rejimlerle değil, merkezi yönetimlerle ilişkilendiriyordu. (…) Özellikle vurgulamakta eksik kaldığı yan, Ortaçağlarda geniş köylü kitlelerinin yoksulluk ve esaret koşullarında yaşadığı serfliğin ancak devlet kendi gücünü feodal soyluluğun zararına artırdığı zaman kaldırıldığıydı.

Daha önemlisi Kropotkin, dar yönetim tanımından dolayı, genelde küçük topluluklar içindeki baskı sorununu gözardı etmeye eğilimliydi. Örneğin, aslında ilkel toplumlar içinde zorlamanın geleneklerde kök salmış olmasına ve dinsel ayinlerin (bürokratik bir aygıtta değilse bile)  yaygınlığına karşın, ilkel kabilelerin devlet zorunu tanımadığına inanıyordu. Ortaçağ komününü de aynı biçimde övüyordu; oysa Ortaçağ komünlerinde alışkanlıkların çiğnenmesi, sakatlamak ve öldürmek dahil, ağır cezalarla karşılanıyordu. Geleneğin zorbalığını görmezden gelen Kropotkin, kafasında tasarladığı özgürlükçü ütopyada toplum-karşıtı davranışları kısıtlamanın bir aracı olarak topluluk düşüncesine başvuruyordu. Ama böylece, merkezi devletin dayattığından daha az baskıcı olmayan bir zorlama biçimini kabul etmiş oluyordu. Bu noktada John Stuart Mill‘in uyarısı anımsanmaya değer: “Sorun, karakterin bireysel yönüne sığınacak bir yer bırakıp bırakılmayacağı, kamuoyunun zorbaca bir boyunduruk durumuna gelip gelmeyeceği, herkesin herkese mutlak bağımlılığının ve herkesin herkesçe denetlenmesinin bütün insanları öğütürcesine ezerek düşünceler, duygular ve hareketlerde tamamen uysallaşmış bir tekbiçimliliği yaratıp yaratmayacağıdır.” Demek ki kalıcı bir sorun olan birey-toplum ilişkisi, Kropotkin’in anarşist cennetinde çözülmediği gibi, her zamanki kadar baş ağrıtıcı bir sorun olarak durmaktadır. 

Gene de, bir kahin olarak ne kadar başarısız olursa olsun, kalıcı bir etkiye sahipti Kropotkin. (…) Devlet totalitarizminin insanları köleleştirilmiş kuklalara, özgür insan yaratıcılığını tüketici, ruhsuz angaryaya çevirmekle tehdit ettiği bu çağda, bu büyük adamın uyarı ve öğretileri özellikle anlamlı ve zamana uygundur. Çünkü gönüllü işbirliğinin insanın hayatta kalmasının tek umudu olduğu düşüncesinde ısrarlıydı Kropotkin. The Conquest of Bread”de, “nasıl çalarak yaşayan tek tük hayvan türleri ya da esir tutan karıncalar yok olup gidiyorsa, doğruluğu, kendine saygıyı, sempatiyi ve karşılıklı yardımı bilmeyen insan türünün de mutlaka mahvolacağını hepimiz biliriz” diye yazıyordu. Bu sözlerdeki bilgeliği, Kropotkin’in devletsiz dünyasını erişilmez bir ütopya sayanlar dahi değerlendirebilir. Hükümetler bir gecede sönüp gitmeyeceklerse, belki baskıcı işlevlerini terk edebilirler ve bu arada yerel gönüllü örgütlere kadar inen daha geniş bir özerklik sağlanabilir. Albert Camus‘nün dediği gibi yaşamında modern görevlerin en zorunu -tanrısız bir aziz olmayı- başaran Kropotkin, böylesi umutlar taşıyan herkesin gözünde halâ bir esin kaynağıdır.

Dum spiro spero!

Aradan iki ayı aşkın zaman geçmiş U-topos’a yazmayalı. İş güç insanı böyle suskunlaştırıyor işte. “d’Alembert’e Mektup” adlı yazısında “Halkın, ekmeğini kazanmak için harcadığı zamandan başka zamanı yoksa, yazık. Ekmeğini sevinçle yiyebilmesi için de zamanı olması gerek. Yoksa, uzun süre kazanamaz olur ekmeğini. Halkın çalışmasını isteyen şu adaletli ve iyiliksever Tanrı, onun dinlenmesini de ister. Doğa da halkın aynı zamanda çalışmasını ve dinlenmesini; didinmesini, aynı zamanda da haz duymasını ister. Çalışmaya karşı duyulan tiksinti, yoksul insanları çalışıp didinmekten daha çok bunaltır.” diyen J.J. Rousseau’nun, -benim hiç sevmediğim ve yanlış ve hatta komik bulduğum deyişle- “boş zaman”ın kültürün temelini oluşturduğunu söyleyen T.S. Eliot’ın, bir tür ontolojiye dönüşmüş olan çalışmayı bir kötülük ve dahası bir delilik olarak niteleyip ona savaş açan Paul Lafargue’ın kulaklarını boşuna mı çınlatıyoruz burada!

Şimdi, verili düzenin ömür törpüsünde hayatını durup dinlenmeksizin törpületen bir ademoğlu sıfatıyla, dam başında saksağan bir soru soralım: Anayasa nedir? Anayasa hukukunun unutulmaz hocası Bülent Tanör’e soramayız; çünkü o ne yazık ki bilinmeyen bir ülkede şu anda. Amfiyi o karşı durulmaz sevimliliği, canayakınlığı ile hep hıncahınç doldurmamızı sağlayan Artun Ünsal’a mı sorsak yoksa? O da şimdi Galatasaray’da mıdır Boğaziçi’nde midir kimbilir. Yok yok, kendi efsanesini kendi elleriyle yerle yeksan eylemiş olan Mümtaz Soysal’a asla sormam; beynimi yolda bulmadım ben. Aman canım, sormayalım kimseye; biliyoruz az buçuk.

Niye sorduk bu soruyu durup dururken? Bence bir yokülkenin bile anayasası olur ve olmalı da ondan. Anladınız: Bir anayasa yazacağız hep birlikte -bu kadar “zorunlu tembellik” yeter! (“Zorunlu tembellik” bir oksimoron gibi görünse de değil: Sizi insan kılacak, geliştirecek, beyninizi ve ruhunuzu zenginleştirecek hiçbir edimi gerçekleştir[e]memeniz demek ve bu yönüyle bir tür tembellik; gelgelelim bu size dıştan dayatılan bir durum, çünkü verili düzenin suyunuzu sıkması, sizi işe yaramaz bir posa haline getirmesi sonucunda zaten kendiniz için “çalış”manız neredeyse imkansız hale geliyor.)

Anayasamız modern anayasa yapım ilkelerine uygun, derlitoplu, kısa, özlü bir metin olacak. Yokülkemizin temel karakteristiklerini yansıtan, yazıya döken bir belge niteliği taşıyacak. Her maddeyi sonuna kadar tartışarak, bütün “ama”lardan arındırarak oluşturacağız. Absürdistan anayasası gibi “amayasa” olmayacak yani.

Diyeceksiniz ki: “Yokülkemiz nasıl bir ülke, önce onu bize bir anlat da ondan sonra anayasasının icabına bakarız.” Hatta bundan önce şunu diyeceksiniz: “Niye ‘miz’? Bu senin yokülken değil mi? Bizi işin içine neden katıyorsun? Hem ‘biz’ kimiz, ‘sen’ kimsin?”

Vereceğim yanıt şu olacak: Benim düşlediğim bir yokülkem var. Ama istiyorum ki, “bir yokülkesi olanlar ve/veya olsun isteyenler” kulübü oluşturalım (işte bu “biz” oluyor) ve ben de o kulüp üyelerinin kafalarındaki yokülkelerin benim yokülkeme yakın mı uzak mı olduğunu göreyim. (Bu durumda, kendi yokülkesini tasvire yeltenen şahıs da “ben” oluyorum.)

Bu anayasa, belki de bir yokülkeler konfederasyonu anayasası olarak da kotarılabilir –olamaz mı?

Gelecek yazıda anayasanın dibacesini yazmaya koyulalım mı, ne dersiniz?

Evcil yırtıcılık, ya da ütopyayı “kurmadan kurmak”

Kinizm ile hedonizm arasındaki uzun çizginin bir noktasında, daha ele gelir, “olan” ile “olması arzulanan”ın dengesini sağlamayı başarabilmiş, daha “evcil” bir ütopya kurmak mümkün müdür? Evcilliği burada “verili dünya ile uzlaşmış” anlamında değil; bir kaymaya uğratarak, belki de yersiz bir şekilde, “olan’ı [kısmen] içinden dönüştürmeyi strateji edinmiş” anlamında öneriyorum. Ütopyanın bizi salt bir “umut”a değil, aynı zamanda öfkenin yıkıcı başkaldırısını yapıcı bir başkaldırı girişimine dönüştüren bir “sükunet”e de taşıması gerektiğini düşünüyorum.

Ütopya ne salt edebiyat, ne salt felsefe, ne de salt siyasanın çocuğudur; gelgelelim ebe, daima toplumsal makro krizler değil midir? Kuşatıcı, ağır sorunlar manzumesinin bunalımı ve bunaltısında doğar ütopya, durup dururken değil. Ne ki “altın” bir “çağ” hiçbir zaman olmayacaktır; bence bugün bu anlaşılmıştır. Lineer ve aşamalı bir gelişme varsayımı/kurgusu, gereğinden uzun sürmüş bir kuruntudan ibarettir. Doğanın gücünden yararlanmayı ve onu dönüştürmeyi becermede ustalık edinmiş insanoğlu, ne yazık ki bunu hiçbir bağlayıcı vicdani kısıtla kendini dizginlemeden gerçekleştiriyor. Kozmik hakikatin bağrına insan “gerçeği” gözalıcı, ışıltılı ama bir o kadar da ölümcül bir hançer gibi saplanmış durumda –hem de bence başından beri. Yine de şöyle düşünmek bizi bir ölçüde ferahlatıyor ve masumiyet bulaştırıyor üzerimize bir nebze: “Farkındayız bunun, canavar biziz ama kurban da biziz. Kurtarılacak ve kurtaracak biziz.”

“Olan’ı [kısmen] içinden dönüştürmeyi strateji edinmek” derken büyük ölçüde bunu kastediyorum. Geniş ya da üst çerçevede böylesine bir çıkış noktası, dar ya da alt çerçevede verili ve sistemik maddi (uygarlıksal) ve manevi (kültürel) gerçekliği, tahayyül edilen bir kurmaca-gerçekliğe dönüştürmek isterken bizim işimize yarayabilir. İmkansızı hedeflemek, ancak “imkan” parametresini bir kavramsal araç olarak kullanma temelinde sözkonusu olabilir. “İmkan” ise ortada: İnsani naturanın dizginsizliği ve vicdani denetimsizliği üzerinde yükselmiş tarihsel toplumsal formasyonlar pratiği. Bu pratiğin sakatladığı ruhlarımızı –kısmen de olsa- özgürlüğe ve esenliğe kavuşturacak olan, onu eleştirebilme farkındalığını ve bu bilinç halinin bahşedeceği gücü içsel kılabilmektir imkansızı istemek aslında belki de. Cenneti bu dünyada kuramasak bile onu öngörmek, tahayyül ve tasavvur etmek, onu düşünsel ve duygusal evrenimizde simüle etmek, belki de ütopyayı kurmadan kurmak demektir.

Olan’ın dışından ona meydan okuyamayız, okuyamıyoruz da zaten; çünkü olan’ın dışında değiliz; bu, varsayımsal bir konumlamadır. Gerçi bir zihin jimnastiği olarak deneyebiliriz, bütün mevcut ütopyalar bunu yapmıştır ve “insan”lığımızı hatırlamada bize sonsuz zihinsel açılımlar da sağlamıştır. Gövdemizle içinde olduğumuz olan’dan kafamızı belki dışarı çıkarabilir ve kafamızın dışarıdan gördüğü imkansızı gövdemizin içinde yeraldığı olan’ın imkanı içinde kurmayı öngörebiliriz.

(Okurun dikkatine: Bu metin, edebi kurmacadaki gibi bir tür “otomatik-yazı”dır. Muhtemel maluliyetinin hoşgörülmesi dileğiyle.)

Müzikallerdeki ütopik ögeler

Müzikalleri sever misiniz? Tabii bundan önce sormam gereken, “sinemayı, tiyatroyu, müziği sever misiniz” olmalı ama onu sormuyorum; aranızdan “hayır, sevmem” diyenlerin hiç çıkmayacağını tahmin ettiğim için. Dolayısıyla müzikallere olan ilginize ilişkin de bir umut var demektir bu durumda.

Ben severim. Hepsini. Sevmek ne kelime; mesela sinema sanatının en büyüleyici sanat olduğu fikri, benim sinemayla yaşadığım aşk halinin aynı anda hem nedeni, hem sonucudur. Müzikale gelince; ona sanatlararası bir arakesit olarak ilgi duyarım daha ziyade.

Tesadüfen girdiğim bir sitede müzikallerle ütopya arasında ilinti kuran bir yazıyla karşı karşıya gelince, bu konuya dikkat çekmemin ve sizlerden yardım istememin gerekli olduğu kanısına vardım. Bu vesileyle şunu söyleyeyim: U-topos, okurlarıyla birlikte geliştirmek istediğim bir blog. Hatta sahibinden çok okurlarının benimseyip sahip çıkmasını arzuladığım bir platform. Sizlerden her zaman ilgi, destek ve yardım bekleyeceğim. “Ütopya”yı çok önemsiyorum ben çünkü. İnsanlığımızı unutmamak için bu kavrama her zaman ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Egemenlerin baskısından, tahakkümünden, ruhlarımızda ve zihinlerimizde açtığı yaranın bütün benliğimizi ele geçirecek bir çürümeye yol açmasından bizi olabildiğince korumada ya da uzak tutmada ütopyanın etkili bir araç, belki de bir cansimidi olduğunu düşünüyorum. Çok mu abartıyorum bilmem, ama öyle de olsa, bizi bu konuda birazcık düşündürürse bile bu bana yeter.

Gelelim alıntımıza… Yazıda adı geçen Dyer hangi Dyer’dir, bir türlü çıkaramadım. Bilen varsa lütfen bizi aydınlatsın. Okumak isterseniz yazının aslı buradadır. Zahide Petekbaşı yazmış.

***

“(…) Eğlence genellikle küçümsense bile, tarih boyunca farklı kültürlere ve sınıflara bağlı olarak, çok farklı eğlenci biçimlerinin ortaya çıktığı da ortadadır. Dyer‘e göre eğlence, ütopyacı duyarlıktır. Can alıcı nokta, ütopik dünya modelleri sunmasıdır. Yani eğlencenin meselesi hissettirmekle ilişkilidir. Dyer, merkezdeki bu ütopyacı duyarlığı müzikallerde beş başlık altında inceler. Bunlar enerji, yoğunluk, geçirgenlik, bolluk ve cemaattir. Dyer’in ütopyacı çözümlerine ilişkin modeli şöyle özetlenebilir:

1. Yoksunluk, yoksulluk ve zenginliğin eşitsiz dağılımı, müzikalde yerini bolluk ve eşitlik dağılımına bırakacak.
2. Yabancılaşmış emeğin, işin eziyet haline gelmesinin, kent yaşamının ortaya çıkardığı tükenmişliğin yerine, işin oyuna dönüşmesinin, kentin ütopikleşmesinin yarattığı enerji geçecek.
3. Araçsal, sürprizsiz, sıradan yaşamın sonucu olan kasvetin yerini etkin yaşamın, dramın ve heyecanın sağladığı ‘yoğunluk’ alacak.
4. Burjuva demokrasisi, reklamlar ve cinsiyet rollerinden kaynaklanan yönlendirilme yerini, kendiliğinden açık ve dürüst iletişimin yarattığı ‘geçirgenlik’e terk edecek.
5. Herkesin herşeyi resmi yollara bağlı kalarak kendi başına çözmesine dayanan yaşamın parçalılığı ise yerini ortak ilgileri, ortak mekanda ortak eylem içinde sergileyen cemaate bırakacaktır.

(…) Müzikallerde çatışmaların çözümü şiddete başvurulmadan gerçekleşmesi, herşeyin tatlıya bağlanmasıdır. Bunu başaran aşkın gücü, çalışma azmi ve gerektiği anda ortaya çıkan dayanışmadır. Müzikalin sonunda müziğin, dansın tüm cemaatin ve buna duygusal düzeyde katılan seyircilerinin hem filmin kendi dünyasındaki seyri hem de sinema salonundaki seyirci kaynaşmasıyla kapanır.”

İslam ve ütopya

Sevgili dostum Suat Bey’den bir ricada bulunmuştum: Acaba U-topos için, İslam ile ütopya arasında ilinti kuracak bir yazı yazabilir miydi? İsteğimi geri çevirmedi ve beni onurlandıran bir incelik göstererek, onca işinin gücünün arasında, sadece azıcık noktasına virgülüne dokunduğum bir yazı yazdı. Dostuma buradan da teşekkür ediyor ve bütün yazılarda olduğu gibi bu yazı için de ilgi ve katkılarınızı bekliyorum.

***

İslam nedir? En yalın anlatımıyla, bir hayat tasavvuru, varoluş sorusuna verilmiş en iddialı cevaptır.

İslam, müntesiplerine ahlaklı ve haysiyetli, ideal bir yaşam tavsiyesinde bulunur. Koyduğu ilkeler fıtrata uygun, insanların ve toplumun ihtiyaçları doğrultusunda gelişmeye açık, dinamik bir sistemdir. İslam bu dinamik sistem sayesinde sosyal değişimlere uyum sağlar, bunların birçoğuna da bizzat öncülük eder.

İslam’ın onca karalamaya rağmen halen dünyanın en hızlı yayılan dini olmasının ve karşılaştığı güçlü ideolojileri bile kolaylıkla bertaraf edişinin ardında, özünden kaynaklanan cazibesinin yanında bu da yatmaktadır. Son karşılaştığı ideoloji olan modernizm ile etkileşimi ve çatışması da devam etmektedir.

“Ütopya” kavramı ise TDK’ya göre “gerçekleştirilmesi imkânsız tasarı veya düşünce”dir. Ütopya, tasarlayıcısı için bir ideal ya da karşı-ideali temsil eden, düşünsel ve tutarlı bir toplum tasarısı olarak görülebileceği gibi, kurgulanmış hayal olarak da anlamlandırılabilir.

İlk kez Thomas More (1516) tarafından ortaya atılmış olan bu sözcük, Yunanca “topos” (yer) sözcüğüne olumsuzluk öneki eklenmesiyle türetilmiştir. Ütopya, “hiçbir yerde” anlamına gelmektedir. Koyu bir katolik olan Thomas More, “Utopia” adlı eserinde, hiçbir yerde bulunmayan hayali bir ülkeyi betimlemektedir.*

Konumuz İslam ve ütopya olduğu için, bu yazıda ütopya kavramını İslami perspektiften değerlendireceğiz.

İslam, tabiatı itibarıyla aynı zamanda toplumsal bir proje olduğundan, bir ideal toplum temennisine sahiptir. Bu, ütopya kavramıyla anlatılmak istenen özlemin içini tam anlamıyla dolduran; zulmün olmadığı, adalet mekanizmasının işlediği, insanların barış içinde kardeşçe yaşadığı bir toplum öngörüsüdür: Mülkiyet hakkının mevcudiyetiyle birlikte sosyal dayanışmanın da had safhada olduğu, dolayısıyla kimsenin muhtaç durumda olmadığı, ideal, mutmain ve müreffeh bir toplum.

İslam bu toplum modelini idealize etmekle beraber insanın zaaflarını, hırslarını, sonu gelmez arzu ve isteklerini gözardı etmez. Kur’an sık sık insanın zayıf yaratıldığını, hevasının peşinden gittiğini, arzularına engel olamadığını, fıtraten temiz ve eşref-i mahlukat olarak yaratılmasına rağmen esfel-i sefiliyne düşmek gibi bir tercih hakkının da bulunduğunu belirtir.

Varoluşun amacına “imtihan” cevabını veren İslam, ideal olanın ne olduğunu tavsiye etmekle yetinir ve bu ideali gerçekleştirmeyi yine insana bırakır. Vaadi ise bireysel bazda ve dünya hayatında huzurlu bir yaşam, nihai anlamda da ebedi mutluluktur.

Peki insan bu ütopyayı gerçekleştirebilir mi? Burada İslam çok ince bir çizgide durur ve teorik olarak kurguladığı bu yapıya insanların dünya üzerine kavuşamayacakları belirtir.

İnsanda bu ütopya özlemi nereden geliyor? İslamın varoluşa verdiği anlama göre, insan bu dünyaya “düşmüş”tür. Kur’an’da bir sembolizmayla anlatılan ve Yaratıcı’nın imtihan iradesini gerçekleştirmek için sebep olarak halkettiği bu sembolizma, bize insanın, yaptığı bir hatadan dolayı asli yurdundan yani cennetten dünyaya gönderildiğini işaret eder. Tabii bu, Hıristiyanlıktaki gibi yaşadıkça boynumuzda taşıyacağımız bir “ilk günah” değildir, çünkü Allah Hz. Adem’in tevbesini kabul etmiştir ve her insan masum olarak doğar.

İşte bozulmamış insan fıtratında sürekli iyiye, kemale doğru bir yöneliş olan özlem, ilk, asli yurduna, yani cennete olan özlemdir. Bütün bu açılardan düşünüldüğünde, kötülüğün ve hem maddesel hem de toplumsal entropinin varlığı bir realite olduğu için bu dünyada cennet mümkün değildir. Ütopya ise bir nevi bu dünyada cennet kurma hayalidir. Sınırlı bir insan ömrü, hastalıklar, çeşitli sıkıntılar, kötülük meselesi vb olsa da, bunlara tevekkül ile katlanmanın, hatta bu güçlüklerin üstesinden gelerek son derece huzurlu bir yaşam sürmenin yollarını gösteren İslam, insan için teorik olarak bir yokülke prototipi tasarlasa da insanın yine kendi zaaflarından dolayı bu yokülkeye dünya üzerinde hiçbir zaman ulaşamayacağını bilir. Kişinin bireysel bazda evini, ailesini bir cennet köşesine çevirmesi mümkündür, ama bunu tüm bir topluma yaymak ve toplumsal alanın bütününü eksiksiz bir cennete çevirmek mümkün değildir.

Ütopya olarak olmasa da ehven-i şer bir yaşanabilir toplum ortaya çıkarmak da yine bireysel çabalarımızla olacaktır. Bu uğurda verilecek mücadele son derece onurlu ve insani bir mücadeledir. Tepeden inme ideolojik dayatmaların yapılmadığı, kişi hak ve özgürlüklerinin bastırılmadığı, çoğulculuğun bir ilke olarak başlangıç noktası alındığı, özgür ve demokratik bir toplum, “yaşanabilir toplum”dur diyebiliriz.

Esasında hepimiz ütopyayı içimizde taşıyoruz. Bütün insan eseri ideolojiler, bize birer ütopya armağan etmiştir. Sosyalizm, kapitalizm ve nihayet modernizm. Felsefi akımlar değişir ama ütopyalar ölmez, bu düzlemde hiç gerçekleşmeyecek bile olsa insanın arayışı devam edecektir. Çünkü insan dünyaya “düşmüş”tür ve yönelişi kemale doğrudur.

U-topos, başka deyişle yokülke… İsmiyle müsemma! Bu dünyada böyle bir ülke yoktur.

Vahy-i İlahî’nin, İslam’ın vaadi, bu mücadeleden alnının akıyla çıkanlar için açıktır: Ütopyayı aşan gerçeğe; cennete, sonsuz mutluluğa ve Cemalullah’a kanat çırpmak.

Suat Öztürk

(*) www.bilgilik.com/makale/politika/gorusler_ve_doktrinler/utopya_odev.html

Bayat önerilerin dayanılmaz hafifliği mi, yoksa hayalgücü denizinde bir edebiyat adası mı?

Hafif.org’un yönlendirmesiyle “Isolated Life” adlı blogla karşılaştığımda şaşırdığımı söyleyemem. Çünkü oldukça bayat bir öneri bu, özgünlüğü yok. Yine de her defasında heyecanlandırıyor insanı doğrusu. Ama sonra “insanın doğası”nı aklınıza getirdiğinizde balon sönüveriyor. Şöyle diyelim: Evet, fikir fena değil, ancak bir şartla: Değil bir koloni, Cuma bile olmayacak!

Pekala! Şu siteyi ziyaret etmekte fayda var gibime geliyor. Ne dersin iç sesim? Yoksa bunları filan boşverip de, rahmetli yazar, eleştirmen, dilbilimci Akşit Göktürk’ün otuz küsur yıl önce yayımlanmış olan, sanırım Cem Yayınları’ndan çıkan baskısını okuduğum o güzelim kitabı Edebiyatta Ada”nın sayfaları arasına mı gömsem başımı? Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan yeni baskısının arka kapak yazısı bile yeterince kışkırtıcı bir okuma çağrısı, bakın:

“İnsanoğlu yüzyıllardan beri mutluluk, dirlik düzenlik, ölümsüzlük, serüven, kaçış yönündeki özlemlerini çoğunlukla uzak bir ada görüntüsüyle birleştirerek dile getirmeyi seçmiş. Bu da yazın’ın en zengin kaynaklarından biri olmuş: Thomas More, Francis Bacon, Daniel Defoe, Jonathan Swift, Aldous Huxley, William Golding ve daha nice yazarın yapıtlarında, insan-dünya ilişkisi, düşsel adalar aracılığıyla yansıtılmış.

Düşgücünün buluşları ya da bilincin çağrışımları ile yoğun anlamlar kazanan adalar, bazen mutlu bir yalnızlığın mekanı, örnek bir toplumun toprağı; bazen tehlikelerle ve gizemlerle dolu tekinsiz yerler; bazen de büyük serüvenlerin, sıkıntıların, iç çatışmaların yaşandığı ıssız ve uzak diyarlar.”

Duydunuz zilin sesini. Kaldırın kitaptan başınızı. Uyanık potansiyel önderimizin sözlerine kulak verelim şimdi. Yazıyı okuma süresince içimiz gıdıklansın. Sonra şu boktan hayatlarımıza geri döneriz, dönmek istemesek bile nasılsa döndürülürüz. Buyrun, buradan:

***

THIS IS A SERIOUS OFFER

Are you a working person 09:00 to 18:00?
Didn’t you got sick of working?

How long do you think you can work like this?

Do you believe in power of DESIRE?

Don’t you want a commune life, working for your own COMFORT?

LET’S MAKE A DREAM COME THROUGH BROTHERS AND SISTERS!!!

Belive me, it is not that hard. The main idea is, we will unite our sources and goodwill. After we got enough people and money, we will buy an island. Sounds like a dream right?

My Friends, do not underestimate power of desire. If we really want something, we can make it come through!! HELL YEAH WE CAN!!!!!!!!!!

A SIMPLE PLAN

Yeah plan is so tight and simple.

First we need to reach as much as people, who is sharing the same ideology. F*ck the idiots, who would like to live their prisoner lives. We will be the kings and queens of our lives my friends. Just believe…

1. WRITE THIS SITE’S ADDRESS AT YOU MSN’s PERSONAL MESSAGE AREA.
2. GO TO SUPPORT PAGE AND SIGN GUESTBOOK WITH YOUR REAL NAME AND SURNAMES.

3. AFTER WE GOT ENOUGH PEOPLE AND GOT ENOUGH RESOURCES WE WILL BUY ONE OF THESE ISLANDS AND MOVE THERE AND LIVE HAPPILY EVER AFTER.

(Please don’t share any email addresses or etc. this site is not purposed to collect emails for spamming. Later if I saw that our number is enough to create OUR WORLD, than this organisation will officially start to work. Yes I only want your sincere feelings about the idea!!!)

Mohikanların sonu

Birikim dergisi yazarı Ömer Laçiner, Hans Magnus Enzensberger’in Anarşinin Kısa Yazı – Buenaventura Durruti’nin Yaşamı ve Ölümü” adlı kitabının Türkçe baskısına yazdığı önsözde, İspanya iç savaşında antifaşist cephenin iki kanadından birinin başkahramanı olan İspanyol anarşistlerinin hikayesinden hareketle, “ütopya” kavramı çerçevesinde liberal, marksist ve anarşist felsefeler arasındaki dramatik bakış açısı farklılığını analiz ediyor. İspanyol anarşizminin efsanevi önderlerinden Durruti‘nin ölümünün, modern çağ ütopyalarının sonuncusunun da ölümünün habercisi olduğunu söyleyen Laçiner’in “Ütopya, Anarşizm ve Bir Vicdan Muhasebesi” başlıklı yazısından bir alıntı sunuyorum. Yazının tümü şurada.

***

Ütopyaların ya yenilgi veya terkle ya da aşmaya çalıştıkları gerçekliklere teslim olup bozulmayla sonuçlandığı şeklindeki bu yerleşik yargıyı tarih her defasında doğrulamış gözükmektedir.

Bu manzara karşısında şimdiye kadar böyle oldu, ama bundan böyle olmayacak, olmayabilir demenin o kadar da kolay olmadığı ortadadır. Ancak şu noktayı da vurgulamak gerekir ki; sahici ütopyalar gelişigüzel hayaller, tasavvurlar değildirler. Onların aşmaya çalıştıkları “gerçeklik”ler nasıl insanî toplumsal varoluşumuzun belli boyutları ile ilgili, onların ifadesi iseler, ütopyalar da o boyutlar kadar sahici başka boyutlarımızla ilgilidirler.

Eğilimler bazında konuşursak; şu söylenebilir ki, istisnasız tüm ütopyalar, insanların eşitlik, eşdeğerlilik, dayanışma, diğerkâmlık, özgürlük ve yücelme arzu ve ihtiyaçlarına seslenir. “Gerçeklikler” adına konuşanlar ise insanın kendi organik varlığını koruma güdüsünden kaynaklanan, öz çıkar arayışı, sahiplenme ve başkalarına egemen olma dürtülerinde ifadesini bulan, dolayısıyla da insanları aralarında bir mücadeleye, eşitsiz ilişkilere, konumlanışlara iten doğal eğilimlere, yaradılışsal farklılıklara işaret ederler. Onlara göre toplumsal düzen ve projeler, işte bu doğal eğilim ve farklılıkların zorunlu önceliğini kabul eden yapılar olmalıdırlar. Toplum tasavvurları bunları yok sayarak ya da yok edilebilirliğini, aşılabileceğini varsayarak oluşturulursa; çok geçmeden bu “gerçeklikler”in kayasına çarpar, kırılırlar veya o gerçekliklerin bizzat kendi bünyesinde de zuhur ettiğini, projeyi kendine uydurmaya icbar ettiğini görür, bunu önlemeye kalkıştığında da parçalanıp yok olurlar. Ütopyaların “kaçınılmaz kaderi” bu “mekanizma”da yazılıdır. O nedenle de ütopyaları besleyen eğilimlere hayatımızda kalıcı bir alan verilmek isteniyorsa, ilkin bunların toplumsal düzen ve ilişkilerin belirleyicisi olamayacakları peşinen bilinmeli; mevcut koşullarda o doğal eğilimlerin tatminini kabul ettirilebilir kural ve ölçütler dahilinde sağlayan yapı ve ilişkilerle toplumun dokusu kurulduktan sonra, ütopyayı çağrıştıran elemanlarla “takviye” edilmeli, yumuşatılmalıdır.

Aydınlanma çağının tüm ütopyaları, bu akıl yürütmenin eleştirisi üzerine kuruldular. Ortak inanç şuydu ki; bu akıl yürütme, kaynakların, üretim düzeyinin tüm insanların doğal ihtiyaçlarını yeterince karşılamaktan uzak olduğu, üretimin doğa koşullarının “keyfine” bağlı olduğu, kıtlık tehlikesiyle her an karşılaşılabileceği, “tarih öncesi”nde geçerli olabilirdi. Öyle bir ortamda “devlet”te ifadesini bulan düzenleyici kurum ve kuruluşların bir vahşet ve kaos ortamının doğmasını önledikleri bile söylenebilirdi.

Ama bilim ve Sanayi Devrimi, üretim yetersizliği ve kıtlık ihtimali olgularını ortadan kaldırdığına, önümüze bu sürekli tehlikenin kaybolacağı bir ufuk açtığına göre; doğal ihtiyaçlarımızı karşılayamama korkusunun tahrik ettiği o doğal eğilimler gevşeyebilir, paylaşımı ve paylaşım ilişkilerini düzenleyen iktidar-otorite mekanizmaları baskıcı niteliklerinden arındırılmayla başlayan bir gereksizleşme sürecine girebilirler. Hepsi de üretimin sürekli artışına, aşağı yukarı böylesi bir iyimserlikle bakan Aydınlanmanın üç büyük akımının herbirinin de devleti, ya giderek küçülmesi ya giderek sönmesi veya derhal ortadan kaldırılması gereken bir “kuruluş” olarak görmeleri bu varsayımdan kaynaklanmaktaydı.

Oysa süreç, iktidar ve otorite ilişkilerini vareden nedenin, şu yukarıdaki ekonomik tahlil ve akıl yürütmenin işaret ettiğinden çok daha derinde olduğunu gösterdi. İktidar ve egemenlik ilişkisi iktisadi ilişkilerde, paylaşım-bölüşüm ilişkilerinde de tezahür edebilir, ama kaynağını buradan almamaktadır. Hayatın herhangi bir alanında güç ve otorite konumunda olmak ve buradan o alana ilişkin insan faaliyetlerini belirleyebilmek, yönlendirebilmek iktidarına sahip olmak, başlıbaşına bir eğilim, bir “ihtiyaç türü” olarak ayırt edilebilmektedir. Burada söz konusu olan zor kullanma, yasa ve kural koyma tekel ve gücü anlamında bildik bir iktidar kavramı değildir.

O kavram iktidarı, üretim ilişkilerine, hatta sivil toplum ilişkilerine dışsal bir olgu addeder ve devlet aygıtını kasdederdi. Oysa bilim ve Sanayi Devrimi ile bu klasik iktidar olgusunun yanı sıra, ama bu kez doğrudan üretim ilişkilerine içselleştirilmiş olarak, geniş insan yığınlarının her bakımdan iktidarsızlaştırılması diye tanımlanabilecek yepyeni bir olgu gündeme gelir. Üretim düzeninde, geniş insan yığınlarının giderek canlı robotlara dönüştürülerek yer alması, nasıl onları bilim ve teknikleri geliştiren ve yönlendirenlerin, hatta makinelerin kölesi, oyuncağı haline getirmişse, bu bağlamda oluşan standart kitle insanları zihinsel etkinliğin tüm alanlarının da pasif alıcılarını, nesnesini oluşturur.

Tüketim, tüketim ideolojisini, pekala bu içten iktidarsızlaştırılmanın karşılığı, avundurucusu diye mütalaa edebiliriz.

19. yüzyıl sonlarından 20. yüzyıl ortalarına kadar hem işçilerin kendi kendilerini yönetebilir bir sınıf olmaları konusuna aşırı vurgu yapan sendikal mücadeleleri ile hem de Bakunin, Stirner, Kropotkin, Sorel gibi teorisyenlerince yapılmış kapitalist toplum ve devlet eleştirileri ile anarşist gelenek; şu yukarıda gayet özetle tanımladığımız oluşumun ortaya koyduğu son derece ciddi sorun(lar)dan duyulan derin rahatsızlığın habercisidir. Adeta bir yeni kölelik durumuna sürüklendiğimizi sezmişçesine, yürekten gelen bir reaksiyonla otorite ve egemenlik ilişkilerine karşı köklü bir başkaldırının çağrısını, gücü yettiğince yapmaya çalışmıştır.

Boyutu değil işlevi…

“Gözün işlevi görmek değil, gözyaşı dökmektir.”

Distopya, geleceğe işaret ediyormuş gibi yaparak bugünü yerden yere vurmak değilse nedir! Distopya bahsi açıldıkta aklımıza gelip onu karıştıran, kamaştıran, kaşıntılandıran, titreten yazar ve yönetmenler ne demeye getirmiştir? O muhteşem huzursuzluğunun ve huysuzluğunun önünde saygıyla düğmelerimi iliklediğim büyük adam Cioran’ın dediğini demeye… Herkes bakabilir, bazıları görebilir, çok azı gözyaşı dökebilir. Geleceği bugünde görebilenler, işte o son gruptur: Gözyaşı dökebilenler.

…Derim. Söyleyiniz, doğru mu derim?

Yokülkenin sonu? Yok devenin başı!

Ütopyaya sanırım bir dönem düşülke dendi -öztürkçe kaygısıyla. Ben bu “düşülke”yi doğru ve yeterli bulmadığım için kullanmadım pek. Üstelik öztürkçeye alerjim de var, Jazzetta’da çeşitli vesilelerle buna değinmiş idim.

*

Her neyse, konumuz bu değil. Sorasım şu ki, günümüzde ütopyaya yer var mıdır? Komünizm “son ütopya” mıydı, ya da “tarihin sonu”ndan mülhem, “ütopyanın sonu” mudur yaşadığımız? Modern anlamda 16.-19.yüzyıllar arasına tekabül eden seküler yahut dinsel ütopya düşlemeler, yerini nihayet düşlemeden öteye, gerçekleştirme çabasına dönüştükten sonrası korkunç bir düşkırıklığı oldu da ondan mıdır yoksa ütopyadan vazgeçmekliğimiz?

*

Eğer öyleyse yazıktır bugüne, bugünün insanına. Artık dünyayı değiştirme ülküsüne, heyecanına, coşkusuna yer yok. Enayiliğin lüzumu yok. Nazar etme ne olur, çalış senin de olur! Neyin mi olur? Paran, pulun, malın, mülkün elbette! Paraca zenginleşen düşçe, mutlulukça, anlamca yoksullaşır mı desek ne? Paranın tiranlığını ilan ettiği yerde ütopyaya gerek duyulmaz mı yoksa? Bu mudur yani? Saçmalıyor muyuz yoksa bu sorularla?

*

Bendeniz bir zamanlar bir yokülkenin hayalini kurardım –şimdi doğru yeri bulmaktadır işte; sözümüzün hilafına biz buna “düşülke” diyelim-; öyle bir düşülkeydi ki bu, orada Güneş Ülkesi (Civitas Solis)”,  “Ütopya”, hatta 25 asır öncesinde yazılmış “Devlet” gibi kitapları okuyanlar, elinde veya evinde bulunduranlar “düzen bozucu”, “anarşit”, “gomonis” diye içeri tıkılmıyordu, tıkılmazdı! (Kelimelerde imla hatası yoktur genç okurcuğum; “sahip”lerin dili dönmüyordu!) Hayal kurmak, düşlemek serbestti; bozgunculuk sayılmazdı.

*

Çok şükür Soğuk Savaş dönemi sona erdi de düşünme yetisini henüz yitirmemiş “anormal” vatandaşlarımızın üzerine artık komünistlik yaftası yapıştırılmıyor diyeceğim ama, bu kez de başka yaftalar tedavülde. Yaftalar hiç tedavülden kalkmıyor, bu gidişle de kalkacağa benzemiyor zaten. Anlaşılan o ki, henüz ütopyanın miadı dolmamış.    

Doğuda bir yokülke var mı?

“Doğu Toplumları ve Ütopya” adlı makaleden kısa bir alıntı sunuyorum. Demir Küçükaydın yazmış. Yazının tamamını almak isterdim buraya. Şuradan okuyabilirsiniz. Yorumlarınızı beklerim.

“Bir gelecek düşüncesi, bütün toplumlarda ve her zaman olmamıştır. Örneğin batı Ortaçağında insanlar, büyük ölçüde zamanın sonunda yaşadıklarını düşünüyorlar ve sürekli kıyamet bekliyorlardı. Böyle bir zaman tasavvurunun olduğu bir dönemde ütopyalar var olsa bile, bunlar ile gelecek arasında zorunlu bir bağ olması bir yana bunlar birlikte bile düşünülemez.

Ama geleceğin şimdiden ve geçmişten farklı olduğu ve olacağı düşüncesi de son derece yenidir. Bu doğrusal, geçmişten gelip geleceğe giden zaman tasavvuru, kapitalizm ve aydınlanmayla birlikte gelişip zihinlerde egemenliğin kurmuştur. Ondan önceleri, zaman doğrusal değil, dairesel, değişen değil, tekrarlayan; akan değil, dönen bir zamandı.

İnsanlar doğup, büyüyor ölüyorlardı; doğada hep aynı mevsimler tekrarlanıyordu. İnsanlar gibi medeniyetler ve devletler de kuruluyor, gelişiyor, olgunluğa eriyor, çürüyor ve yıkılıyorlardı. Hasılı devran dönüyordu. Dolayısıyla geleceğin geçmişteki geleceklerden daha farklı bir gelecek olabileceği yönünde bir tasavvur da bulunmuyordu.

Geleceğin farklı olacağı tasavvuru bütünüyle kapitalist geniş yeniden üretim yordamına, ve ona bağlı olarak ortaya çıkan, doğrusal ve değişken bir zaman tasavvuruna bağlıdır.

Dolayısıyla tıpkı Doğu kavramı gibi ütopya kavramının kendisi de, en azından bugünkü yaygın kullanımlarında Burjuva Uygarlığına ait kavramlardır. Her ikisi de burjuva uygarlığı ile birlikte ortaya çıkmışlardır.”

« Daha eski yazılar

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.