Bayat önerilerin dayanılmaz hafifliği mi, yoksa hayalgücü denizinde bir edebiyat adası mı?

Hafif.org’un yönlendirmesiyle “Isolated Life” adlı blogla karşılaştığımda şaşırdığımı söyleyemem. Çünkü oldukça bayat bir öneri bu, özgünlüğü yok. Yine de her defasında heyecanlandırıyor insanı doğrusu. Ama sonra “insanın doğası”nı aklınıza getirdiğinizde balon sönüveriyor. Şöyle diyelim: Evet, fikir fena değil, ancak bir şartla: Değil bir koloni, Cuma bile olmayacak!

Pekala! Şu siteyi ziyaret etmekte fayda var gibime geliyor. Ne dersin iç sesim? Yoksa bunları filan boşverip de, rahmetli yazar, eleştirmen, dilbilimci Akşit Göktürk’ün otuz küsur yıl önce yayımlanmış olan, sanırım Cem Yayınları’ndan çıkan baskısını okuduğum o güzelim kitabı Edebiyatta Ada”nın sayfaları arasına mı gömsem başımı? Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan yeni baskısının arka kapak yazısı bile yeterince kışkırtıcı bir okuma çağrısı, bakın:

“İnsanoğlu yüzyıllardan beri mutluluk, dirlik düzenlik, ölümsüzlük, serüven, kaçış yönündeki özlemlerini çoğunlukla uzak bir ada görüntüsüyle birleştirerek dile getirmeyi seçmiş. Bu da yazın’ın en zengin kaynaklarından biri olmuş: Thomas More, Francis Bacon, Daniel Defoe, Jonathan Swift, Aldous Huxley, William Golding ve daha nice yazarın yapıtlarında, insan-dünya ilişkisi, düşsel adalar aracılığıyla yansıtılmış.

Düşgücünün buluşları ya da bilincin çağrışımları ile yoğun anlamlar kazanan adalar, bazen mutlu bir yalnızlığın mekanı, örnek bir toplumun toprağı; bazen tehlikelerle ve gizemlerle dolu tekinsiz yerler; bazen de büyük serüvenlerin, sıkıntıların, iç çatışmaların yaşandığı ıssız ve uzak diyarlar.”

Duydunuz zilin sesini. Kaldırın kitaptan başınızı. Uyanık potansiyel önderimizin sözlerine kulak verelim şimdi. Yazıyı okuma süresince içimiz gıdıklansın. Sonra şu boktan hayatlarımıza geri döneriz, dönmek istemesek bile nasılsa döndürülürüz. Buyrun, buradan:

***

THIS IS A SERIOUS OFFER

Are you a working person 09:00 to 18:00?
Didn’t you got sick of working?

How long do you think you can work like this?

Do you believe in power of DESIRE?

Don’t you want a commune life, working for your own COMFORT?

LET’S MAKE A DREAM COME THROUGH BROTHERS AND SISTERS!!!

Belive me, it is not that hard. The main idea is, we will unite our sources and goodwill. After we got enough people and money, we will buy an island. Sounds like a dream right?

My Friends, do not underestimate power of desire. If we really want something, we can make it come through!! HELL YEAH WE CAN!!!!!!!!!!

A SIMPLE PLAN

Yeah plan is so tight and simple.

First we need to reach as much as people, who is sharing the same ideology. F*ck the idiots, who would like to live their prisoner lives. We will be the kings and queens of our lives my friends. Just believe…

1. WRITE THIS SITE’S ADDRESS AT YOU MSN’s PERSONAL MESSAGE AREA.
2. GO TO SUPPORT PAGE AND SIGN GUESTBOOK WITH YOUR REAL NAME AND SURNAMES.

3. AFTER WE GOT ENOUGH PEOPLE AND GOT ENOUGH RESOURCES WE WILL BUY ONE OF THESE ISLANDS AND MOVE THERE AND LIVE HAPPILY EVER AFTER.

(Please don’t share any email addresses or etc. this site is not purposed to collect emails for spamming. Later if I saw that our number is enough to create OUR WORLD, than this organisation will officially start to work. Yes I only want your sincere feelings about the idea!!!)

Mohikanların sonu

Birikim dergisi yazarı Ömer Laçiner, Hans Magnus Enzensberger’in Anarşinin Kısa Yazı - Buenaventura Durruti’nin Yaşamı ve Ölümü” adlı kitabının Türkçe baskısına yazdığı önsözde, İspanya iç savaşında antifaşist cephenin iki kanadından birinin başkahramanı olan İspanyol anarşistlerinin hikayesinden hareketle, “ütopya” kavramı çerçevesinde liberal, marksist ve anarşist felsefeler arasındaki dramatik bakış açısı farklılığını analiz ediyor. İspanyol anarşizminin efsanevi önderlerinden Durruti‘nin ölümünün, modern çağ ütopyalarının sonuncusunun da ölümünün habercisi olduğunu söyleyen Laçiner’in “Ütopya, Anarşizm ve Bir Vicdan Muhasebesi” başlıklı yazısından bir alıntı sunuyorum. Yazının tümü şurada.

***

Ütopyaların ya yenilgi veya terkle ya da aşmaya çalıştıkları gerçekliklere teslim olup bozulmayla sonuçlandığı şeklindeki bu yerleşik yargıyı tarih her defasında doğrulamış gözükmektedir.

Bu manzara karşısında şimdiye kadar böyle oldu, ama bundan böyle olmayacak, olmayabilir demenin o kadar da kolay olmadığı ortadadır. Ancak şu noktayı da vurgulamak gerekir ki; sahici ütopyalar gelişigüzel hayaller, tasavvurlar değildirler. Onların aşmaya çalıştıkları “gerçeklik”ler nasıl insanî toplumsal varoluşumuzun belli boyutları ile ilgili, onların ifadesi iseler, ütopyalar da o boyutlar kadar sahici başka boyutlarımızla ilgilidirler.

Eğilimler bazında konuşursak; şu söylenebilir ki, istisnasız tüm ütopyalar, insanların eşitlik, eşdeğerlilik, dayanışma, diğerkâmlık, özgürlük ve yücelme arzu ve ihtiyaçlarına seslenir. “Gerçeklikler” adına konuşanlar ise insanın kendi organik varlığını koruma güdüsünden kaynaklanan, öz çıkar arayışı, sahiplenme ve başkalarına egemen olma dürtülerinde ifadesini bulan, dolayısıyla da insanları aralarında bir mücadeleye, eşitsiz ilişkilere, konumlanışlara iten doğal eğilimlere, yaradılışsal farklılıklara işaret ederler. Onlara göre toplumsal düzen ve projeler, işte bu doğal eğilim ve farklılıkların zorunlu önceliğini kabul eden yapılar olmalıdırlar. Toplum tasavvurları bunları yok sayarak ya da yok edilebilirliğini, aşılabileceğini varsayarak oluşturulursa; çok geçmeden bu “gerçeklikler”in kayasına çarpar, kırılırlar veya o gerçekliklerin bizzat kendi bünyesinde de zuhur ettiğini, projeyi kendine uydurmaya icbar ettiğini görür, bunu önlemeye kalkıştığında da parçalanıp yok olurlar. Ütopyaların “kaçınılmaz kaderi” bu “mekanizma”da yazılıdır. O nedenle de ütopyaları besleyen eğilimlere hayatımızda kalıcı bir alan verilmek isteniyorsa, ilkin bunların toplumsal düzen ve ilişkilerin belirleyicisi olamayacakları peşinen bilinmeli; mevcut koşullarda o doğal eğilimlerin tatminini kabul ettirilebilir kural ve ölçütler dahilinde sağlayan yapı ve ilişkilerle toplumun dokusu kurulduktan sonra, ütopyayı çağrıştıran elemanlarla “takviye” edilmeli, yumuşatılmalıdır.

Aydınlanma çağının tüm ütopyaları, bu akıl yürütmenin eleştirisi üzerine kuruldular. Ortak inanç şuydu ki; bu akıl yürütme, kaynakların, üretim düzeyinin tüm insanların doğal ihtiyaçlarını yeterince karşılamaktan uzak olduğu, üretimin doğa koşullarının “keyfine” bağlı olduğu, kıtlık tehlikesiyle her an karşılaşılabileceği, “tarih öncesi”nde geçerli olabilirdi. Öyle bir ortamda “devlet”te ifadesini bulan düzenleyici kurum ve kuruluşların bir vahşet ve kaos ortamının doğmasını önledikleri bile söylenebilirdi.

Ama bilim ve Sanayi Devrimi, üretim yetersizliği ve kıtlık ihtimali olgularını ortadan kaldırdığına, önümüze bu sürekli tehlikenin kaybolacağı bir ufuk açtığına göre; doğal ihtiyaçlarımızı karşılayamama korkusunun tahrik ettiği o doğal eğilimler gevşeyebilir, paylaşımı ve paylaşım ilişkilerini düzenleyen iktidar-otorite mekanizmaları baskıcı niteliklerinden arındırılmayla başlayan bir gereksizleşme sürecine girebilirler. Hepsi de üretimin sürekli artışına, aşağı yukarı böylesi bir iyimserlikle bakan Aydınlanmanın üç büyük akımının herbirinin de devleti, ya giderek küçülmesi ya giderek sönmesi veya derhal ortadan kaldırılması gereken bir “kuruluş” olarak görmeleri bu varsayımdan kaynaklanmaktaydı.

Oysa süreç, iktidar ve otorite ilişkilerini vareden nedenin, şu yukarıdaki ekonomik tahlil ve akıl yürütmenin işaret ettiğinden çok daha derinde olduğunu gösterdi. İktidar ve egemenlik ilişkisi iktisadi ilişkilerde, paylaşım-bölüşüm ilişkilerinde de tezahür edebilir, ama kaynağını buradan almamaktadır. Hayatın herhangi bir alanında güç ve otorite konumunda olmak ve buradan o alana ilişkin insan faaliyetlerini belirleyebilmek, yönlendirebilmek iktidarına sahip olmak, başlıbaşına bir eğilim, bir “ihtiyaç türü” olarak ayırt edilebilmektedir. Burada söz konusu olan zor kullanma, yasa ve kural koyma tekel ve gücü anlamında bildik bir iktidar kavramı değildir.

O kavram iktidarı, üretim ilişkilerine, hatta sivil toplum ilişkilerine dışsal bir olgu addeder ve devlet aygıtını kasdederdi. Oysa bilim ve Sanayi Devrimi ile bu klasik iktidar olgusunun yanı sıra, ama bu kez doğrudan üretim ilişkilerine içselleştirilmiş olarak, geniş insan yığınlarının her bakımdan iktidarsızlaştırılması diye tanımlanabilecek yepyeni bir olgu gündeme gelir. Üretim düzeninde, geniş insan yığınlarının giderek canlı robotlara dönüştürülerek yer alması, nasıl onları bilim ve teknikleri geliştiren ve yönlendirenlerin, hatta makinelerin kölesi, oyuncağı haline getirmişse, bu bağlamda oluşan standart kitle insanları zihinsel etkinliğin tüm alanlarının da pasif alıcılarını, nesnesini oluşturur.

Tüketim, tüketim ideolojisini, pekala bu içten iktidarsızlaştırılmanın karşılığı, avundurucusu diye mütalaa edebiliriz.

19. yüzyıl sonlarından 20. yüzyıl ortalarına kadar hem işçilerin kendi kendilerini yönetebilir bir sınıf olmaları konusuna aşırı vurgu yapan sendikal mücadeleleri ile hem de Bakunin, Stirner, Kropotkin, Sorel gibi teorisyenlerince yapılmış kapitalist toplum ve devlet eleştirileri ile anarşist gelenek; şu yukarıda gayet özetle tanımladığımız oluşumun ortaya koyduğu son derece ciddi sorun(lar)dan duyulan derin rahatsızlığın habercisidir. Adeta bir yeni kölelik durumuna sürüklendiğimizi sezmişçesine, yürekten gelen bir reaksiyonla otorite ve egemenlik ilişkilerine karşı köklü bir başkaldırının çağrısını, gücü yettiğince yapmaya çalışmıştır.

Boyutu değil işlevi…

“Gözün işlevi görmek değil, gözyaşı dökmektir.”

Distopya, geleceğe işaret ediyormuş gibi yaparak bugünü yerden yere vurmak değilse nedir! Distopya bahsi açıldıkta aklımıza gelip onu karıştıran, kamaştıran, kaşıntılandıran, titreten yazar ve yönetmenler ne demeye getirmiştir? O muhteşem huzursuzluğunun ve huysuzluğunun önünde saygıyla düğmelerimi iliklediğim büyük adam Cioran’ın dediğini demeye… Herkes bakabilir, bazıları görebilir, çok azı gözyaşı dökebilir. Geleceği bugünde görebilenler, işte o son gruptur: Gözyaşı dökebilenler.

…Derim. Söyleyiniz, doğru mu derim?

Yokülkenin sonu? Yok devenin başı!

Ütopyaya sanırım bir dönem düşülke dendi -öztürkçe kaygısıyla. Ben bu “düşülke”yi doğru ve yeterli bulmadığım için kullanmadım pek. Üstelik öztürkçeye alerjim de var, Jazzetta’da çeşitli vesilelerle buna değinmiş idim.

*

Her neyse, konumuz bu değil. Sorasım şu ki, günümüzde ütopyaya yer var mıdır? Komünizm “son ütopya” mıydı, ya da “tarihin sonu”ndan mülhem, “ütopyanın sonu” mudur yaşadığımız? Modern anlamda 16.-19.yüzyıllar arasına tekabül eden seküler yahut dinsel ütopya düşlemeler, yerini nihayet düşlemeden öteye, gerçekleştirme çabasına dönüştükten sonrası korkunç bir düşkırıklığı oldu da ondan mıdır yoksa ütopyadan vazgeçmekliğimiz?

*

Eğer öyleyse yazıktır bugüne, bugünün insanına. Artık dünyayı değiştirme ülküsüne, heyecanına, coşkusuna yer yok. Enayiliğin lüzumu yok. Nazar etme ne olur, çalış senin de olur! Neyin mi olur? Paran, pulun, malın, mülkün elbette! Paraca zenginleşen düşçe, mutlulukça, anlamca yoksullaşır mı desek ne? Paranın tiranlığını ilan ettiği yerde ütopyaya gerek duyulmaz mı yoksa? Bu mudur yani? Saçmalıyor muyuz yoksa bu sorularla?

*

Bendeniz bir zamanlar bir yokülkenin hayalini kurardım –şimdi doğru yeri bulmaktadır işte; sözümüzün hilafına biz buna “düşülke” diyelim-; öyle bir düşülkeydi ki bu, orada Güneş Ülkesi (Civitas Solis)”,  “Ütopya”, hatta 25 asır öncesinde yazılmış “Devlet” gibi kitapları okuyanlar, elinde veya evinde bulunduranlar “düzen bozucu”, “anarşit”, “gomonis” diye içeri tıkılmıyordu, tıkılmazdı! (Kelimelerde imla hatası yoktur genç okurcuğum; “sahip”lerin dili dönmüyordu!) Hayal kurmak, düşlemek serbestti; bozgunculuk sayılmazdı.

*

Çok şükür Soğuk Savaş dönemi sona erdi de düşünme yetisini henüz yitirmemiş “anormal” vatandaşlarımızın üzerine artık komünistlik yaftası yapıştırılmıyor diyeceğim ama, bu kez de başka yaftalar tedavülde. Yaftalar hiç tedavülden kalkmıyor, bu gidişle de kalkacağa benzemiyor zaten. Anlaşılan o ki, henüz ütopyanın miadı dolmamış.    

Doğuda bir yokülke var mı?

“Doğu Toplumları ve Ütopya” adlı makaleden kısa bir alıntı sunuyorum. Demir Küçükaydın yazmış. Yazının tamamını almak isterdim buraya. Şuradan okuyabilirsiniz. Yorumlarınızı beklerim.

“Bir gelecek düşüncesi, bütün toplumlarda ve her zaman olmamıştır. Örneğin batı Ortaçağında insanlar, büyük ölçüde zamanın sonunda yaşadıklarını düşünüyorlar ve sürekli kıyamet bekliyorlardı. Böyle bir zaman tasavvurunun olduğu bir dönemde ütopyalar var olsa bile, bunlar ile gelecek arasında zorunlu bir bağ olması bir yana bunlar birlikte bile düşünülemez.

Ama geleceğin şimdiden ve geçmişten farklı olduğu ve olacağı düşüncesi de son derece yenidir. Bu doğrusal, geçmişten gelip geleceğe giden zaman tasavvuru, kapitalizm ve aydınlanmayla birlikte gelişip zihinlerde egemenliğin kurmuştur. Ondan önceleri, zaman doğrusal değil, dairesel, değişen değil, tekrarlayan; akan değil, dönen bir zamandı.

İnsanlar doğup, büyüyor ölüyorlardı; doğada hep aynı mevsimler tekrarlanıyordu. İnsanlar gibi medeniyetler ve devletler de kuruluyor, gelişiyor, olgunluğa eriyor, çürüyor ve yıkılıyorlardı. Hasılı devran dönüyordu. Dolayısıyla geleceğin geçmişteki geleceklerden daha farklı bir gelecek olabileceği yönünde bir tasavvur da bulunmuyordu.

Geleceğin farklı olacağı tasavvuru bütünüyle kapitalist geniş yeniden üretim yordamına, ve ona bağlı olarak ortaya çıkan, doğrusal ve değişken bir zaman tasavvuruna bağlıdır.

Dolayısıyla tıpkı Doğu kavramı gibi ütopya kavramının kendisi de, en azından bugünkü yaygın kullanımlarında Burjuva Uygarlığına ait kavramlardır. Her ikisi de burjuva uygarlığı ile birlikte ortaya çıkmışlardır.”

Terra incognita…

Thomas More’dan sonra da birçok ütopya yazıldı. Hatta, kimilerine göre Marx’ın komünizmi de bir ütopyaydı. Ütopya yazımının seçkinciliğine karşı anti-ütopyalar da üretildi. Ama, yapısı ne olursa olsun, ‘toplumsal ütopya, yoksul sınıfların ayrıcalıklı sınıflara ya da düşünen insanın varolan düzene karşı duyduğu hınçla başlar ama onu aşarak yeni toplum modelini çizer; yeni toplumun varlığını geçmişte ya da gelecek içinde, boşlukta bir yere yerleştirir, zamansa belirsizdir. Bu yeni toplum varolanın negatifidir. Bu düşünce çağının insanlarını devrimci eyleme çağırmamakla birlikte, mutluluk arayışı içinde, kurulu düzenin yıkılması için çalışır ve ara sıra yolunu şaşırmış olsa da her zaman bir değişiklik gereğini dile getirir’.”* (abç)

(*) Eleştirmen Ömer Türkeş‘in bir yazısından.

Hello world!

I love you mu desem?

I hate you mu desem?

Ne desem?

İlle birşey mi demem lazım?

Konuşmasam seninle?

Seni muhatap almasam?

Kendime yeni bir dünya yaratsam?

Bir yokülke?

Sir Thomas More için saygı duruşunda bulunsam bir dakika?

Sinoplu Diojen ile Aristoppos arasında bir yerde konuşlasam kendimi?

Bilmem ki n’apsam…