Mohikanların sonu
Eylül 23, 2006 7:47 pm (Terra nova)
Birikim dergisi yazarı Ömer Laçiner, Hans Magnus Enzensberger’in “Anarşinin Kısa Yazı - Buenaventura Durruti’nin Yaşamı ve Ölümü” adlı kitabının Türkçe baskısına yazdığı önsözde, İspanya iç savaşında antifaşist cephenin iki kanadından birinin başkahramanı olan İspanyol anarşistlerinin hikayesinden hareketle, “ütopya” kavramı çerçevesinde liberal, marksist ve anarşist felsefeler arasındaki dramatik bakış açısı farklılığını analiz ediyor. İspanyol anarşizminin efsanevi önderlerinden Durruti‘nin ölümünün, modern çağ ütopyalarının sonuncusunun da ölümünün habercisi olduğunu söyleyen Laçiner’in “Ütopya, Anarşizm ve Bir Vicdan Muhasebesi” başlıklı yazısından bir alıntı sunuyorum. Yazının tümü şurada.
***
Ütopyaların ya yenilgi veya terkle ya da aşmaya çalıştıkları gerçekliklere teslim olup bozulmayla sonuçlandığı şeklindeki bu yerleşik yargıyı tarih her defasında doğrulamış gözükmektedir.
Bu manzara karşısında şimdiye kadar böyle oldu, ama bundan böyle olmayacak, olmayabilir demenin o kadar da kolay olmadığı ortadadır. Ancak şu noktayı da vurgulamak gerekir ki; sahici ütopyalar gelişigüzel hayaller, tasavvurlar değildirler. Onların aşmaya çalıştıkları “gerçeklik”ler nasıl insanî toplumsal varoluşumuzun belli boyutları ile ilgili, onların ifadesi iseler, ütopyalar da o boyutlar kadar sahici başka boyutlarımızla ilgilidirler.
Eğilimler bazında konuşursak; şu söylenebilir ki, istisnasız tüm ütopyalar, insanların eşitlik, eşdeğerlilik, dayanışma, diğerkâmlık, özgürlük ve yücelme arzu ve ihtiyaçlarına seslenir. “Gerçeklikler” adına konuşanlar ise insanın kendi organik varlığını koruma güdüsünden kaynaklanan, öz çıkar arayışı, sahiplenme ve başkalarına egemen olma dürtülerinde ifadesini bulan, dolayısıyla da insanları aralarında bir mücadeleye, eşitsiz ilişkilere, konumlanışlara iten doğal eğilimlere, yaradılışsal farklılıklara işaret ederler. Onlara göre toplumsal düzen ve projeler, işte bu doğal eğilim ve farklılıkların zorunlu önceliğini kabul eden yapılar olmalıdırlar. Toplum tasavvurları bunları yok sayarak ya da yok edilebilirliğini, aşılabileceğini varsayarak oluşturulursa; çok geçmeden bu “gerçeklikler”in kayasına çarpar, kırılırlar veya o gerçekliklerin bizzat kendi bünyesinde de zuhur ettiğini, projeyi kendine uydurmaya icbar ettiğini görür, bunu önlemeye kalkıştığında da parçalanıp yok olurlar. Ütopyaların “kaçınılmaz kaderi” bu “mekanizma”da yazılıdır. O nedenle de ütopyaları besleyen eğilimlere hayatımızda kalıcı bir alan verilmek isteniyorsa, ilkin bunların toplumsal düzen ve ilişkilerin belirleyicisi olamayacakları peşinen bilinmeli; mevcut koşullarda o doğal eğilimlerin tatminini kabul ettirilebilir kural ve ölçütler dahilinde sağlayan yapı ve ilişkilerle toplumun dokusu kurulduktan sonra, ütopyayı çağrıştıran elemanlarla “takviye” edilmeli, yumuşatılmalıdır.
Aydınlanma çağının tüm ütopyaları, bu akıl yürütmenin eleştirisi üzerine kuruldular. Ortak inanç şuydu ki; bu akıl yürütme, kaynakların, üretim düzeyinin tüm insanların doğal ihtiyaçlarını yeterince karşılamaktan uzak olduğu, üretimin doğa koşullarının “keyfine” bağlı olduğu, kıtlık tehlikesiyle her an karşılaşılabileceği, “tarih öncesi”nde geçerli olabilirdi. Öyle bir ortamda “devlet”te ifadesini bulan düzenleyici kurum ve kuruluşların bir vahşet ve kaos ortamının doğmasını önledikleri bile söylenebilirdi.
Ama bilim ve Sanayi Devrimi, üretim yetersizliği ve kıtlık ihtimali olgularını ortadan kaldırdığına, önümüze bu sürekli tehlikenin kaybolacağı bir ufuk açtığına göre; doğal ihtiyaçlarımızı karşılayamama korkusunun tahrik ettiği o doğal eğilimler gevşeyebilir, paylaşımı ve paylaşım ilişkilerini düzenleyen iktidar-otorite mekanizmaları baskıcı niteliklerinden arındırılmayla başlayan bir gereksizleşme sürecine girebilirler. Hepsi de üretimin sürekli artışına, aşağı yukarı böylesi bir iyimserlikle bakan Aydınlanmanın üç büyük akımının herbirinin de devleti, ya giderek küçülmesi ya giderek sönmesi veya derhal ortadan kaldırılması gereken bir “kuruluş” olarak görmeleri bu varsayımdan kaynaklanmaktaydı.
Oysa süreç, iktidar ve otorite ilişkilerini vareden nedenin, şu yukarıdaki ekonomik tahlil ve akıl yürütmenin işaret ettiğinden çok daha derinde olduğunu gösterdi. İktidar ve egemenlik ilişkisi iktisadi ilişkilerde, paylaşım-bölüşüm ilişkilerinde de tezahür edebilir, ama kaynağını buradan almamaktadır. Hayatın herhangi bir alanında güç ve otorite konumunda olmak ve buradan o alana ilişkin insan faaliyetlerini belirleyebilmek, yönlendirebilmek iktidarına sahip olmak, başlıbaşına bir eğilim, bir “ihtiyaç türü” olarak ayırt edilebilmektedir. Burada söz konusu olan zor kullanma, yasa ve kural koyma tekel ve gücü anlamında bildik bir iktidar kavramı değildir.
O kavram iktidarı, üretim ilişkilerine, hatta sivil toplum ilişkilerine dışsal bir olgu addeder ve devlet aygıtını kasdederdi. Oysa bilim ve Sanayi Devrimi ile bu klasik iktidar olgusunun yanı sıra, ama bu kez doğrudan üretim ilişkilerine içselleştirilmiş olarak, geniş insan yığınlarının her bakımdan iktidarsızlaştırılması diye tanımlanabilecek yepyeni bir olgu gündeme gelir. Üretim düzeninde, geniş insan yığınlarının giderek canlı robotlara dönüştürülerek yer alması, nasıl onları bilim ve teknikleri geliştiren ve yönlendirenlerin, hatta makinelerin kölesi, oyuncağı haline getirmişse, bu bağlamda oluşan standart kitle insanları zihinsel etkinliğin tüm alanlarının da pasif alıcılarını, nesnesini oluşturur.
Tüketim, tüketim ideolojisini, pekala bu içten iktidarsızlaştırılmanın karşılığı, avundurucusu diye mütalaa edebiliriz.
19. yüzyıl sonlarından 20. yüzyıl ortalarına kadar hem işçilerin kendi kendilerini yönetebilir bir sınıf olmaları konusuna aşırı vurgu yapan sendikal mücadeleleri ile hem de Bakunin, Stirner, Kropotkin, Sorel gibi teorisyenlerince yapılmış kapitalist toplum ve devlet eleştirileri ile anarşist gelenek; şu yukarıda gayet özetle tanımladığımız oluşumun ortaya koyduğu son derece ciddi sorun(lar)dan duyulan derin rahatsızlığın habercisidir. Adeta bir yeni kölelik durumuna sürüklendiğimizi sezmişçesine, yürekten gelen bir reaksiyonla otorite ve egemenlik ilişkilerine karşı köklü bir başkaldırının çağrısını, gücü yettiğince yapmaya çalışmıştır.
XSI demiş ki,
Eylül 23, 2006 10:15 pm
Metin bey ilgi alanlariniz cok genis masallah)) Hayirli Ramazanlar dilerim..
metin-thePoor demiş ki,
Eylül 24, 2006 5:01 am
Prusyalı Bey,
Eh ne de olsa Mülkiyeliyiz şunun şurasında efenim, olcek o kadar!
İyi dileğiniz için teşekkür ederim. Ramazan ayının insanlara daha sağlıklı bir bakış açısı, huzur, bereket ve sükunet getirmesini diliyorum ben de.
fatih demir demiş ki,
Eylül 24, 2006 4:01 pm
Metin Bey,
Basliga bilerek mi sectiniz bilmiyorum ama Mohikan kelimesinin kendi dillerindeki anlami da “hic sakinlesmeyecek sulardan” demek.
Insanligin utopya arayisi sirasinda sakinlesmesi bence teknoloji ve tuketim toplumundan cok bireycillikten kaynaklandi. Insanlar tek baslarina utopya sahibiler bence. Ama bu utopyayi gerceklestirmek adina bir diger birey ile biraraya gelebilecek belki vakit belki ortamlari yok.
Simdi ikinci defa dusununce “robot” gibi calistirilan insanlarin bu calistirilis sirasinda girdikleri kisirdongu (daha cok tuketmek icin daha cok calis) belki de tum hayalleri olduren.
Yazinin bir de tamamini okumayi deneyeyim linkten.
Suat Öztürk demiş ki,
Eylül 25, 2006 2:40 am
Ah şu ütopyalar..
Alatlı “Hayır Diyebilmeli İnsan” da bir soruya cevaben şunları şöylüyor:
“[...] bütün içtenliğimle söyleyebilirim ki, dünya nöbetine Rus entelijansiyası kadar adanmışlık, sadakat, özen ve özveriyle talip olan birilerine rastlamış değilim. Beşeri bilimleri, fen bilimleri, edebiyatı, ilâhiyatı, sanatı, müziği içeren devasa bir entelektüel birikimi haiz bu insanların onca çabalarına karşın nihai trajediyi önleyememiş olmaları bana acı veriyor. Serüvenlerinin bizim tecrübemizle çakıştığı en azından şimdilik söylenemez; ama ayna tuttuğu muhakkak. Masumiyete sığınmamışlar, kaçmamışlar ve öylesine şeffaflar ki, hayranlıkla karışık kıskançlık hatta korku veriyorlar; ama insan olarak özdeşleşiyorsunuz ve gururunuz okşanıyor. Öte yandan, itiraf etmeliyim ki, söylenecek ne kaldı gibisinden bir ruh haline girdiğim, kitapları at şuradan denize, sen de git intihar et noktasına gelebildiğim de olmuyor değil. ”
Nihai trajedi.. Yani yenildiler. Rus aydınları bugün artık “bizden buraya kadar, artık Batı düşünsün” diyorlar.
Alatlı halen ümitli. “”Doğu” olarak “yenik sayılmayız daha” diyor. Yine Ruslardan bir alıntı yapıyor: Küçük Kaynarca Antlaşması’yla sonuçlanan (ve Kırım’ı kaybettiğimiz) 1768-1774 Rus-Türk savaşının muzaffer kumandanı General Aleksandr Suvarov’un bir sözü var: “Bir savaş ancak son asker de gömüldüğü zaman bitmiş sayılır.”
Direniyoruz. “Daha iyi bir dünya mümkün” diyoruz, hep beraber..
Ütopyalar ölmez; -bu düzlemde- hiç gerçekleşmeyecek bile olsa insanın arayışı devam edecektir. Çünkü insan dünyaya “düşmüş”tür. Ve yönelişi kemâle doğrudur..
Saygılar..
metin-thePoor demiş ki,
Eylül 27, 2006 6:56 am
Fatih Bey,
Ömer Laçiner’in yazısından hareketle o ismi seçtim. Ama ben de öyle düşünüyorum doğrusu.
Yorumunuzun geri kalan kısmıyla ilgili düşüncelerim bende saklı şimdilik!
metin-thePoor demiş ki,
Eylül 27, 2006 6:57 am
Suat Bey,
Heh he! Sizin bu yorumunuz başınıza iş açacak! Neden açacağını bilahare söyleyeceğim! Heh he!
Suat Öztürk demiş ki,
Eylül 27, 2006 12:51 pm
Yapma abi yaw.. Niyekine?..
metin-thePoor demiş ki,
Eylül 27, 2006 1:28 pm
Bunu size özel olarak söyleyeceğim!!!
nicomedian demiş ki,
Eylül 28, 2006 7:59 am
“Batı, dünyayı fikirlerinin veya değerlerinin veya dininin üstünlüğü ile değil, örgütlü şiddet uygulamaktaki üstünlüğü ile kazandı” demiş Huntington (Alatlı, Dünya Nöbeti s.501) Doğu dünyayı fikirlerinin, değerlerinin veya dininin üstünlüğü ile geri alabilir. Batılılar distopyalarıyla oyalanadursun… Ben buna inanıyorum.
XSI demiş ki,
Eylül 28, 2006 10:36 pm
Bende bu aralar Alev Alatli’nin “hayir diyebilmeli insan” kitabini okuyorum.
offfffffff demiş ki,
Şubat 5, 2007 9:32 am
şunun kısaca özetini yazzanız daha iyi olurdu bence ödev war şimdi bide kitap ingilizce !!!!!!!