Müzikallerdeki ütopik ögeler

Müzikalleri sever misiniz? Tabii bundan önce sormam gereken, “sinemayı, tiyatroyu, müziği sever misiniz” olmalı ama onu sormuyorum; aranızdan “hayır, sevmem” diyenlerin hiç çıkmayacağını tahmin ettiğim için. Dolayısıyla müzikallere olan ilginize ilişkin de bir umut var demektir bu durumda.

Ben severim. Hepsini. Sevmek ne kelime; mesela sinema sanatının en büyüleyici sanat olduğu fikri, benim sinemayla yaşadığım aşk halinin aynı anda hem nedeni, hem sonucudur. Müzikale gelince; ona sanatlararası bir arakesit olarak ilgi duyarım daha ziyade.

Tesadüfen girdiğim bir sitede müzikallerle ütopya arasında ilinti kuran bir yazıyla karşı karşıya gelince, bu konuya dikkat çekmemin ve sizlerden yardım istememin gerekli olduğu kanısına vardım. Bu vesileyle şunu söyleyeyim: U-topos, okurlarıyla birlikte geliştirmek istediğim bir blog. Hatta sahibinden çok okurlarının benimseyip sahip çıkmasını arzuladığım bir platform. Sizlerden her zaman ilgi, destek ve yardım bekleyeceğim. “Ütopya”yı çok önemsiyorum ben çünkü. İnsanlığımızı unutmamak için bu kavrama her zaman ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Egemenlerin baskısından, tahakkümünden, ruhlarımızda ve zihinlerimizde açtığı yaranın bütün benliğimizi ele geçirecek bir çürümeye yol açmasından bizi olabildiğince korumada ya da uzak tutmada ütopyanın etkili bir araç, belki de bir cansimidi olduğunu düşünüyorum. Çok mu abartıyorum bilmem, ama öyle de olsa, bizi bu konuda birazcık düşündürürse bile bu bana yeter.

Gelelim alıntımıza… Yazıda adı geçen Dyer hangi Dyer’dir, bir türlü çıkaramadım. Bilen varsa lütfen bizi aydınlatsın. Okumak isterseniz yazının aslı buradadır. Zahide Petekbaşı yazmış.

***

“(…) Eğlence genellikle küçümsense bile, tarih boyunca farklı kültürlere ve sınıflara bağlı olarak, çok farklı eğlenci biçimlerinin ortaya çıktığı da ortadadır. Dyer‘e göre eğlence, ütopyacı duyarlıktır. Can alıcı nokta, ütopik dünya modelleri sunmasıdır. Yani eğlencenin meselesi hissettirmekle ilişkilidir. Dyer, merkezdeki bu ütopyacı duyarlığı müzikallerde beş başlık altında inceler. Bunlar enerji, yoğunluk, geçirgenlik, bolluk ve cemaattir. Dyer’in ütopyacı çözümlerine ilişkin modeli şöyle özetlenebilir:

1. Yoksunluk, yoksulluk ve zenginliğin eşitsiz dağılımı, müzikalde yerini bolluk ve eşitlik dağılımına bırakacak.
2. Yabancılaşmış emeğin, işin eziyet haline gelmesinin, kent yaşamının ortaya çıkardığı tükenmişliğin yerine, işin oyuna dönüşmesinin, kentin ütopikleşmesinin yarattığı enerji geçecek.
3. Araçsal, sürprizsiz, sıradan yaşamın sonucu olan kasvetin yerini etkin yaşamın, dramın ve heyecanın sağladığı ‘yoğunluk’ alacak.
4. Burjuva demokrasisi, reklamlar ve cinsiyet rollerinden kaynaklanan yönlendirilme yerini, kendiliğinden açık ve dürüst iletişimin yarattığı ‘geçirgenlik’e terk edecek.
5. Herkesin herşeyi resmi yollara bağlı kalarak kendi başına çözmesine dayanan yaşamın parçalılığı ise yerini ortak ilgileri, ortak mekanda ortak eylem içinde sergileyen cemaate bırakacaktır.

(…) Müzikallerde çatışmaların çözümü şiddete başvurulmadan gerçekleşmesi, herşeyin tatlıya bağlanmasıdır. Bunu başaran aşkın gücü, çalışma azmi ve gerektiği anda ortaya çıkan dayanışmadır. Müzikalin sonunda müziğin, dansın tüm cemaatin ve buna duygusal düzeyde katılan seyircilerinin hem filmin kendi dünyasındaki seyri hem de sinema salonundaki seyirci kaynaşmasıyla kapanır.”

İslam ve ütopya

Sevgili dostum Suat Bey’den bir ricada bulunmuştum: Acaba U-topos için, İslam ile ütopya arasında ilinti kuracak bir yazı yazabilir miydi? İsteğimi geri çevirmedi ve beni onurlandıran bir incelik göstererek, onca işinin gücünün arasında, sadece azıcık noktasına virgülüne dokunduğum bir yazı yazdı. Dostuma buradan da teşekkür ediyor ve bütün yazılarda olduğu gibi bu yazı için de ilgi ve katkılarınızı bekliyorum.

***

İslam nedir? En yalın anlatımıyla, bir hayat tasavvuru, varoluş sorusuna verilmiş en iddialı cevaptır.

İslam, müntesiplerine ahlaklı ve haysiyetli, ideal bir yaşam tavsiyesinde bulunur. Koyduğu ilkeler fıtrata uygun, insanların ve toplumun ihtiyaçları doğrultusunda gelişmeye açık, dinamik bir sistemdir. İslam bu dinamik sistem sayesinde sosyal değişimlere uyum sağlar, bunların birçoğuna da bizzat öncülük eder.

İslam’ın onca karalamaya rağmen halen dünyanın en hızlı yayılan dini olmasının ve karşılaştığı güçlü ideolojileri bile kolaylıkla bertaraf edişinin ardında, özünden kaynaklanan cazibesinin yanında bu da yatmaktadır. Son karşılaştığı ideoloji olan modernizm ile etkileşimi ve çatışması da devam etmektedir.

“Ütopya” kavramı ise TDK’ya göre “gerçekleştirilmesi imkânsız tasarı veya düşünce”dir. Ütopya, tasarlayıcısı için bir ideal ya da karşı-ideali temsil eden, düşünsel ve tutarlı bir toplum tasarısı olarak görülebileceği gibi, kurgulanmış hayal olarak da anlamlandırılabilir.

İlk kez Thomas More (1516) tarafından ortaya atılmış olan bu sözcük, Yunanca “topos” (yer) sözcüğüne olumsuzluk öneki eklenmesiyle türetilmiştir. Ütopya, “hiçbir yerde” anlamına gelmektedir. Koyu bir katolik olan Thomas More, “Utopia” adlı eserinde, hiçbir yerde bulunmayan hayali bir ülkeyi betimlemektedir.*

Konumuz İslam ve ütopya olduğu için, bu yazıda ütopya kavramını İslami perspektiften değerlendireceğiz.

İslam, tabiatı itibarıyla aynı zamanda toplumsal bir proje olduğundan, bir ideal toplum temennisine sahiptir. Bu, ütopya kavramıyla anlatılmak istenen özlemin içini tam anlamıyla dolduran; zulmün olmadığı, adalet mekanizmasının işlediği, insanların barış içinde kardeşçe yaşadığı bir toplum öngörüsüdür: Mülkiyet hakkının mevcudiyetiyle birlikte sosyal dayanışmanın da had safhada olduğu, dolayısıyla kimsenin muhtaç durumda olmadığı, ideal, mutmain ve müreffeh bir toplum.

İslam bu toplum modelini idealize etmekle beraber insanın zaaflarını, hırslarını, sonu gelmez arzu ve isteklerini gözardı etmez. Kur’an sık sık insanın zayıf yaratıldığını, hevasının peşinden gittiğini, arzularına engel olamadığını, fıtraten temiz ve eşref-i mahlukat olarak yaratılmasına rağmen esfel-i sefiliyne düşmek gibi bir tercih hakkının da bulunduğunu belirtir.

Varoluşun amacına “imtihan” cevabını veren İslam, ideal olanın ne olduğunu tavsiye etmekle yetinir ve bu ideali gerçekleştirmeyi yine insana bırakır. Vaadi ise bireysel bazda ve dünya hayatında huzurlu bir yaşam, nihai anlamda da ebedi mutluluktur.

Peki insan bu ütopyayı gerçekleştirebilir mi? Burada İslam çok ince bir çizgide durur ve teorik olarak kurguladığı bu yapıya insanların dünya üzerine kavuşamayacakları belirtir.

İnsanda bu ütopya özlemi nereden geliyor? İslamın varoluşa verdiği anlama göre, insan bu dünyaya “düşmüş”tür. Kur’an’da bir sembolizmayla anlatılan ve Yaratıcı’nın imtihan iradesini gerçekleştirmek için sebep olarak halkettiği bu sembolizma, bize insanın, yaptığı bir hatadan dolayı asli yurdundan yani cennetten dünyaya gönderildiğini işaret eder. Tabii bu, Hıristiyanlıktaki gibi yaşadıkça boynumuzda taşıyacağımız bir “ilk günah” değildir, çünkü Allah Hz. Adem’in tevbesini kabul etmiştir ve her insan masum olarak doğar.

İşte bozulmamış insan fıtratında sürekli iyiye, kemale doğru bir yöneliş olan özlem, ilk, asli yurduna, yani cennete olan özlemdir. Bütün bu açılardan düşünüldüğünde, kötülüğün ve hem maddesel hem de toplumsal entropinin varlığı bir realite olduğu için bu dünyada cennet mümkün değildir. Ütopya ise bir nevi bu dünyada cennet kurma hayalidir. Sınırlı bir insan ömrü, hastalıklar, çeşitli sıkıntılar, kötülük meselesi vb olsa da, bunlara tevekkül ile katlanmanın, hatta bu güçlüklerin üstesinden gelerek son derece huzurlu bir yaşam sürmenin yollarını gösteren İslam, insan için teorik olarak bir yokülke prototipi tasarlasa da insanın yine kendi zaaflarından dolayı bu yokülkeye dünya üzerinde hiçbir zaman ulaşamayacağını bilir. Kişinin bireysel bazda evini, ailesini bir cennet köşesine çevirmesi mümkündür, ama bunu tüm bir topluma yaymak ve toplumsal alanın bütününü eksiksiz bir cennete çevirmek mümkün değildir.

Ütopya olarak olmasa da ehven-i şer bir yaşanabilir toplum ortaya çıkarmak da yine bireysel çabalarımızla olacaktır. Bu uğurda verilecek mücadele son derece onurlu ve insani bir mücadeledir. Tepeden inme ideolojik dayatmaların yapılmadığı, kişi hak ve özgürlüklerinin bastırılmadığı, çoğulculuğun bir ilke olarak başlangıç noktası alındığı, özgür ve demokratik bir toplum, “yaşanabilir toplum”dur diyebiliriz.

Esasında hepimiz ütopyayı içimizde taşıyoruz. Bütün insan eseri ideolojiler, bize birer ütopya armağan etmiştir. Sosyalizm, kapitalizm ve nihayet modernizm. Felsefi akımlar değişir ama ütopyalar ölmez, bu düzlemde hiç gerçekleşmeyecek bile olsa insanın arayışı devam edecektir. Çünkü insan dünyaya “düşmüş”tür ve yönelişi kemale doğrudur.

U-topos, başka deyişle yokülke… İsmiyle müsemma! Bu dünyada böyle bir ülke yoktur.

Vahy-i İlahî’nin, İslam’ın vaadi, bu mücadeleden alnının akıyla çıkanlar için açıktır: Ütopyayı aşan gerçeğe; cennete, sonsuz mutluluğa ve Cemalullah’a kanat çırpmak.

Suat Öztürk

(*) www.bilgilik.com/makale/politika/gorusler_ve_doktrinler/utopya_odev.html