Çatışma ve baskı mı, dayanışma ve gönüllü işbirliği mi?
Mayıs 7, 2008 11:59 am (Terra nova)
Merhaba. Kürkçü dükkanımıza döndük efenim. Ama sizleri bulabilecek miyiz, orası meçhul…
***
Ütopya dediğimize göre, anarşizmden sözetmemek olmaz. Bugün bir çentik atalım bu konuya, devamı gelir.
19. yy sonu-20. yy başı, malum, anarşist ütopyanın altın yıllarıydı. Sağ ve sol totalitarizmlere karşı anarşistler parlak bir düşünsel çıkış yapmışlardı. Anarşist kültür çerçevesinde akla gelen önemli isimlerden biri olan Kropotkin‘in anısını yadedelim biz de… Bunun için, mesela, Paul Avrich‘in yazdığı “Anarşist Portreler” kitabının sayfalarını çevirelim. Kitaptan kısa bir alıntı, insanlığın geleceğine ilişkin umutlarımızı tazeleyebilir ya da belki de tam tersine, bu konudaki umutsuzluğumuzun yangınına odun taşıyabilir. Ne dersiniz? (Alıntıdaki vurgulamalar benim.)
***
Kropotkin’in insan doğasına iyimser bakışı, Darwinci rekabet anlayışına karşı karşılıklı yardıma inanışı, merkezi devletin kendi yaşadığı zamanda en parlak devrine ulaştığını düşünmesi, bunlar, yüzyılımızdaki dünya savaşları ve geniş kapsamlı yönetimler göz önüne getirildiğinde pek destek bulamazlar. Kropotkin’in karşılıklı yardım kuramı, tam bir sinizmin eşiğine kadar gelen Huxley‘in ve Sosyal Darwinciler’in aşırı kötümserliğini dengeleyen değerli bir katkıydı elbette. Ama Kropotkin tam zıt bir noktada yanılmıştı. Böcekler ve balıklardan sürüngenler ve memelilere kadar, çoğu hayvanın yaşamını belirleyen çıplak şiddeti yeterince dikkate almamıştı. Doğadaki yaygın vahşeti, hem insanlar hem de hayvanlar arasındaki kuvvetlinin zayıfı ezmesini küçümsüyordu. İnsanlığın yaratılışının iyi olduğuna, devletlerin engel olmasına karşın farklı sınıf ve uluslardan insanları birleştiren bağlara inancını ömrünün sonuna dek muhafaza etmişti.
Kropotkin, totalitarizmin yükselişini, İkinci Dünya Savaşı’nı, nükleer ve biyolojik kitle imha silahlarının bulunuşunu görecek kadar yaşamış olsaydı, acaba düşüncelerini değiştirir miydi? Herhalde değiştirmezdi. Zorlu deneylerle dolu bir yaşam sürdüğü halde tükenmez bir iyiliği var gibiydi. Bundan dolayıdır ki bütün dünyada insanların dayanışmasının ölçüsünü abartmış, nefret ve ayrılık duygularından çok birleştirici bağları öne çıkarmıştı. İnsanların, politik ve toplumsal otorite tarafından yanlış yollara sürüklenmemişlerse, yaratılıştan erdemli olduğuna, dolayısıyla uyum içinde yaşayabileceklerine olan inancını hep korudu. Kadın-erkek bütün insanların kişisel nevrozlar ve toplumsal efsanelerle akıldışı hareketlere sürüklendiklerinin, kandırılmaya ve kendi kendilerini yok etme dürtülerine her zaman açık olduklarının (öyle ki şu anda, nükleer çağda, sonunda yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar) bazen farkında değil gibi görünüyorlardı. Ayrıca pek çok kişide görülen iktidar olma dürtüsüne ve halk kitlelerinin karizmatik liderleri izlemeye gönüllü oluşlarına hakettiği önemi vermiyordu. (…) Kısaca bizim, saldırgan, otoriter ve açgözlü dürtülerimizin basitçe yozlaşmış bir toplumsal sistemin ürünü olup olmadığı, bu sistemde köklü bir değişiklik yapılsa dahi devletler, yasalar, polis ve mahkemelerin ebediyen gereksizleşip gereksizleşmeyeceği kuşkuludur. Herşey bir yana, çatışma ve baskı kapitalizmin ya da modern merkezi devletin ortaya çıkışından çok önceleri bile vardı. Üstelik, insan doğasının dönüşümünü engelleyerek gelecekte de var olmayı sürdürecekler.
Herkes Kropotkin gibi olsaydı anarşizm biricik olanaklı sistem olurdu, çünkü yönetim ve kısıtlamalara gerek kalmazdı, denmektedir. Ama geçmişi ne kadar iyi olursa olsun, Kropotkin’in kendisinin de fark edemediği bir olgu şudur: Onun karakterindeki çok az özellik tarihin sayfalarını süsleyebiliyor. Dahası, insanın karşılıklı yardım yönünde doğal bir eğilim sergilemesinden hareketle tam zıt bir görüşe yöneldiğinde, niçin dünyaya baskıcı devletin egemen olmaya başladığını asla açıklayabilmiş değildir. (…) Egemen olma dürtüsünün nasıl ortadan kaldırılacağını da inandırıcı bir biçimde açıklamadı. (…) İnsanlığın ‘yönetimi sıfıra indirmek’ eğiliminde olduğuna inanmasına karşın, bu eğilimin modern çağa damgasını vurduğu söylenemez. Tersine, devletin gücünün büyüdüğü her yerde görülebilmektedir. Kropotkin’in bütün aykırı öngörülerine karşın, bu büyüme büyük oranda üretici güçlerdeki uzmanlaşmanın genişlemesi (daralması değil) doğrultusundaki teknolojik değişikliklerden kaynaklanmıştır. (…)
Kropotkin’in çözümlemesinin zayıflığı, en azından bir ölçüde, yanıltıcı yönetim tanımındadır. Devleti, Batı uygarlığının tarihinde son zamanlara ait bir olgu olarak ele alıyordu. Onun şiddetle karşı çıktığı şey, pek eleştirmeden hayranlık duyduğu yerel şehir devletinden ayırdığı, modern zamanların bürokratik ulus-devletiydi. Zorbalığı ve baskıyı Antik Yunan ya da Ortaçağ Avrupa’sında çiçek açmış ademimerkezi rejimlerle değil, merkezi yönetimlerle ilişkilendiriyordu. (…) Özellikle vurgulamakta eksik kaldığı yan, Ortaçağlarda geniş köylü kitlelerinin yoksulluk ve esaret koşullarında yaşadığı serfliğin ancak devlet kendi gücünü feodal soyluluğun zararına artırdığı zaman kaldırıldığıydı.
Daha önemlisi Kropotkin, dar yönetim tanımından dolayı, genelde küçük topluluklar içindeki baskı sorununu gözardı etmeye eğilimliydi. Örneğin, aslında ilkel toplumlar içinde zorlamanın geleneklerde kök salmış olmasına ve dinsel ayinlerin (bürokratik bir aygıtta değilse bile) yaygınlığına karşın, ilkel kabilelerin devlet zorunu tanımadığına inanıyordu. Ortaçağ komününü de aynı biçimde övüyordu; oysa Ortaçağ komünlerinde alışkanlıkların çiğnenmesi, sakatlamak ve öldürmek dahil, ağır cezalarla karşılanıyordu. Geleneğin zorbalığını görmezden gelen Kropotkin, kafasında tasarladığı özgürlükçü ütopyada toplum-karşıtı davranışları kısıtlamanın bir aracı olarak topluluk düşüncesine başvuruyordu. Ama böylece, merkezi devletin dayattığından daha az baskıcı olmayan bir zorlama biçimini kabul etmiş oluyordu. Bu noktada John Stuart Mill‘in uyarısı anımsanmaya değer: “Sorun, karakterin bireysel yönüne sığınacak bir yer bırakıp bırakılmayacağı, kamuoyunun zorbaca bir boyunduruk durumuna gelip gelmeyeceği, herkesin herkese mutlak bağımlılığının ve herkesin herkesçe denetlenmesinin bütün insanları öğütürcesine ezerek düşünceler, duygular ve hareketlerde tamamen uysallaşmış bir tekbiçimliliği yaratıp yaratmayacağıdır.” Demek ki kalıcı bir sorun olan birey-toplum ilişkisi, Kropotkin’in anarşist cennetinde çözülmediği gibi, her zamanki kadar baş ağrıtıcı bir sorun olarak durmaktadır.
Gene de, bir kahin olarak ne kadar başarısız olursa olsun, kalıcı bir etkiye sahipti Kropotkin. (…) Devlet totalitarizminin insanları köleleştirilmiş kuklalara, özgür insan yaratıcılığını tüketici, ruhsuz angaryaya çevirmekle tehdit ettiği bu çağda, bu büyük adamın uyarı ve öğretileri özellikle anlamlı ve zamana uygundur. Çünkü gönüllü işbirliğinin insanın hayatta kalmasının tek umudu olduğu düşüncesinde ısrarlıydı Kropotkin. “The Conquest of Bread”de, “nasıl çalarak yaşayan tek tük hayvan türleri ya da esir tutan karıncalar yok olup gidiyorsa, doğruluğu, kendine saygıyı, sempatiyi ve karşılıklı yardımı bilmeyen insan türünün de mutlaka mahvolacağını hepimiz biliriz” diye yazıyordu. Bu sözlerdeki bilgeliği, Kropotkin’in devletsiz dünyasını erişilmez bir ütopya sayanlar dahi değerlendirebilir. Hükümetler bir gecede sönüp gitmeyeceklerse, belki baskıcı işlevlerini terk edebilirler ve bu arada yerel gönüllü örgütlere kadar inen daha geniş bir özerklik sağlanabilir. Albert Camus‘nün dediği gibi yaşamında modern görevlerin en zorunu -tanrısız bir aziz olmayı- başaran Kropotkin, böylesi umutlar taşıyan herkesin gözünde halâ bir esin kaynağıdır.
metin demiş ki,
Mayıs 7, 2008 12:03 pm
Şu cümle ile ilgili olarak sayın çevirmenin insafına sığınırım:
“Kadın-erkek bütün insanların kişisel nevrozlar ve toplumsal efsanelerle akıldışı hareketlere sürüklendiklerinin, kandırılmaya ve kendi kendilerini yok etme dürtülerine her zaman açık olduklarının (öyle ki şu anda, nükleer çağda, sonunda yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar) bazen farkında değil gibi görünüyorlardı.”
fatih demir demiş ki,
Mayıs 8, 2008 6:39 pm
Kisimin ingilizcesi su : “At times he seemed quite unaware that men and women have been driven to irrational acts by personal neuroses and social myths, that they have always been prone to delusions and to urges of self-destruction, so that now, in nuclear age, they are threatened at last with extinction. ”
Bir de ben deneyeyim… Azzzz sonra
fatih demir demiş ki,
Mayıs 8, 2008 7:05 pm
Kropotkin bazi zamanlarda ise “erkek ve kadin’in rasyonel olmayan hareketlere kisilik bozukluklari ve toplumsal hezeyanlar sebebi ile suruklendiklerinin” , ” Yanlis fikirlere her zaman icin meyilli olduklarinin” ve “Kendilerini yok etmeye her an icin hazir ve nazir olduklarinin” (-ki nukleer cagda bu kendine zarar vermeye meyli tum insanligi soyunun tukenmesi tehlikesi ile karsi karsiya getirmistir) farkinda degilmis gibiydi…
nasil?
fatih demir demiş ki,
Mayıs 8, 2008 7:09 pm
Kitabin ilgili kisminin linki sorda :
http://books.google.com/books?id=hOd0-HITuhEC&pg=PA75&lpg=PA75&dq=%22despite+his+own+life+of+hard+experience%22&source=web&ots=9CwwLIPM3W&sig=BQ3q-cDEWEhe8pAjvH1TNVkPGu8&hl=en#PPA75,M1
Bulent Murtezaoglu demiş ki,
Mayıs 8, 2008 7:57 pm
Sizinkini ‘duzelmek’ yerine bakmadan kendim cevireyim etki altinda kalmayayim dedim. Neyi niye yaptigimi da not ettim. Bakalim Metin bey ne der.
Soyle:
Insanlarin[1] sahsi sakatliklariyla[2] ve toplumsal hurafelerle[3] akil-disi davranislara itildiklerinin, hep kanmaya[4] ve kendilerine zarar verme durtulerine meyyal olduklarinin ve bu nedenlerle, simdi, atom caginda[5], nesillerinin tukenmesi tehlikesiyle karsilastiklarinin hic farkinda degil gibiydi.
[1] “Men and women” buyuk ihtimalle adam ’sol’dan bakip sirf ‘men’ derse feministleri kizdirim diye korkan bir tip oldugu icin oyle denmis. People da diyebildirdi ama ‘men’ demek daha bir ‘ademoglu’ gibi, daha okkali, belki biraz daha (okuyucuya) sahsi. Bunu ‘insanlar’ ile karsilayabiliriz Turkce’de, yani adam/kadin demek lazim degil. Metin bey?
[2] “Personal neuroses” bu demek de degil tam aslinda. Kafa karisikliginin sagliksizligin ustune binmis hali. Sagliksiz dusunce mekanizmasi kafa karisikligini yiyor, bir sacma sapanlik sistematigi tukuruyor. Sakat is ama ismi sakatlik degil hepimizde var oldugunu varsayiyor cunku.
[3] “Social myth” ile buyuk ihtimalle dini kastediyor ama ‘din’ demek istemiyor. Ben de oyle yaptim, ‘toplumsal hurafe’ diye birsey icad ettim cunku personal/social vurgusunu yakalamak istedim.
[4] Deluded nasil denir bilmiyorum. Kanmak bir kandiricinin varligini da ima ediyor, deluded oyle degil. Lugate bakmak gunah oldugu icin, imtina ettim tabii.
[5] Kropotkin nukleer cagi gormus gibi oldu simdi. Ingilizcesi oyle degil gibi gozukuyor ama o da oyle bence. Turkcesi daha acik oldugu icin goze batiyor.
metin demiş ki,
Mayıs 13, 2008 10:06 am
Bülent Bey ve Fatih Bey (abc),
Utopos’a yeterince üvey evlat muamelesi yapmış olmam yetmiyormuş gibi, bu tutumumu -istemeden, koşulların zorlamasıyla- sürdürüyorum, görüldüğü üzere. Geldiğiniz ve ilgilendiğiniz için teşekkür, cevabım geciktiği için de özür dilerim.
1. Aslında çevirmen “görünüyorlardı” diyerek maddi hata yapmış, “görünüyordu” diyeceğine.
2. “İnsanların” diye başlarsak cümleye, bir önceki cümleyi de çevirmen öyle başlattığı için hoş olmazdı. Bu teknik itirazımın ötesinde, ilgili cümlede “kadın olsun, erkek olsun, bütün insanlar” gibi bir arkaplan vurgu olduğu kanısındayım ve öyle olunca da çevirmenin “kadın-erkek bütün insanların” şeklindeki çevirisinin kaynak-dildeki ifadeye içeriksel olarak uygun düştüğünü sanıyorum.
3. “Nevroz” konusuna girdik mi çıkamayız gibime geliyor. Freud’dan Lacan’a dolanır dururuz. Çerçevesini güzel çizmişsiniz Bülent Bey, ama yine de “sakatlık” tam karşılamıyor gibi, ne dersiniz? Fatih Bey’in “kişilik bozuklukları” ifadesi de öyle sanki. “Nevroz” olarak bırakmak daha iyi gibi geliyor bana.
4. “Efsane” (: çevirmen) ve “hezeyan”dan (: Fatih Bey) ziyade “hurafe” (: Bülent Bey) doğru geliyor burada bana. Kropotkin’in yalnızca dini kastettiğini düşünmemekle birlikte, “toplumsal hurafeler” deyişinizi doğru buluyorum kendimce.
5. Her ne kadar “kan-dır-ıl-mak”tan yola çıkarak “kan-mak”a varırsak da (ya da tersi), kanmak kandırılmaktan öte, öznesiz de anlam ifade eder. Yani -dipnotunuzda belirttiğinizin aksine- ille de bir başkasının (kandırıcının) DOĞRUDAN etkisini ima etmek zorunda değildir. Dolayısıyla “kanmaya” şeklindeki ifadenizi isabetli buluyorum Bülent Bey. Burada Fatih Bey’in “yanlış fikirler[e meyilli olmak]” ifadesi de öznesiz algılayabileceğimiz “kanmak”a tekabül edebilir.
6. Ben mi yanlış algılıyorum/okuyorum; İngilizcesinde de Türkçesinde de, nükleer çağdaki tehlike vurgusu Paul Avrich’e ait değil mi?
7. Keşke Muzmin Bey hayal ve ütopya karşıtlığına bir anlığına ket vurabilseydi de bu mekana gelseydi ve bir de o söyleseydi fikrini, ne iyi olurdu…
Bulent Murtezaoglu demiş ki,
Mayıs 13, 2008 6:03 pm
Valla Muzmin bey diye de bildigimiz yorumcunun haberi olsa ses eder bu konuda bence, dille ilgilenir kendisi cunku.
Nukleer cagdaki tehlikeye elbette Avlich vurgu yapiyor ama Kropotkin’in gormedigi seyler arasinda saydigi icin sanki baksa gorebilecekmis gibi oluyor. ‘Seemed unaware’in kapsami icine giriyor o nukleer ornek, oradaki ’so that’ Kropotkin’i ayirmiyor.
metin demiş ki,
Mayıs 14, 2008 8:14 am
Birinci dediğinize pek katılamayacağım, neden Utopos’a gelmediğini açıklamıştı Muzmin Bey. Sanırım yine gelmezdi.
Ama ikinci hususta, evet, haklısınız Bülent Bey.
Muphem Mudavim demiş ki,
Mayıs 14, 2008 7:26 pm
Bu tur seylerin hep siyah-beyaz olmadigini biliyoruz.
Yardimlasmak ile catismak da illa biri ya da digeri turunden bir secenek degil ki. [*]
Hani, bir Arap atasosunun varligindan bahsedilir: {mealen} “Ben ve cocuklarim kardeslerime karsi. Ben, cocuklarim, kardeslerim ve babam amcalarima karsi. Ben, cocuklarim, kardeslerim, babam ve amcalarim kabilenin geri kalanina karsi. Ben, cocuklarim, kardeslerim, babam, amcalarim ve kabilenin geri kalani diger kabilelere karsi”..
Burada ittifaklar/yardimlasmalar ve cephelesmeler/catismalar bence hayli iyi anlatilir; ve biri bir digerini yoksaymaz.
O yuzden, ne Darwin’e atfedilen acimasizlik, Kropotkin’e dile getirtilen hamiyyet bence resmi tam ve yeteri kadar iyi tarif ediyor.
Kelime meselesine gelecek ve bir deneme de ben yapacak olursam, “Personal neuroses” terimini “kisilerin aradabir raydan cikmalari” ya da “bireysel dellenmeler” filan gibi tercume etmegi denerdim.
“Myth” yerine “hurafe” bence de daha isabetli. ‘Efsane’de de gercek-disilik var, ama ayni zamanda da yazarin yuceltme cabasi oldugu imasini iceriyor. Bence yazar boyle bir yuceletme pesinde degil. Dolayisi ile, bilimeyen icerikli olgularin negatifi icin kullandigimiz ‘hurafe’ bence daha iyi oturuyor.
“to be prone to delusions” karsiligi olarak da “yanilsanmaga acik olmak” veya “aldanmaga meyilli olmak”, “aldanmaga yatkin olmak” filan onerebilirim.
“Kanmak” kelimesi, evet, bence pek oturmuyor; cunku “tatmin olmak” {su icip kanmak; kana kana su icmek vb} anlamlarini da iceriyor. “Kandirilmak” olabilirdi –yani, “tatmin ettirilmek” ya da “mutmain kilinmak” vb anlaminda.
Ama, nedense, “kisisel kandirilmalar” vb bana cok farkli cagrisimlar yapiyor –ama, bunlarin hic birisi metinde anlatilanlari karsilamiyor.
[* Utopya'nin bana sicak gelmeyen tarafi da biraz bu: Madalyonun tek yuzunu, o mukemmel yuzunu dikkate almak bana fazlasiyla akademik geliyor.]
uppishly demiş ki,
Mayıs 28, 2008 8:05 pm
uppishly says : I absolutely agree with this !