Stanislaw Lem ile birlikte, çok sevdiğim bir yazar da Ursula LeGuin‘dir. Okumadıysanız, meselâ, Lem’in “Gelecekbilim Kongresi”siyle Le Guin’in “Hep Yuvaya Dönmek”ini okuyun derim. Kitapların arka kapak yazıları –biraz da, ne de olsa reklamcılığımın içeriden okuyuşuyla– beni, iyiniyetliyseler tatmin etmez, kötüniyetliyseler de pek kandıramaz. Ama şimdi size tam da bir arka kapak yazısını okutmak istiyorum, hem de tümüyle. Sonra da kitaptan birkaç alıntı yapacağım.
***
“‘Ütopyalar imkânsızdır. Ama yazabiliriz’ diyen fantastik edebiyat ve bilimkurgu ustası Ursula Le Guin, içinde yaşadığımız çağla hesaplaşmak için geleceğe bakmayı sürdürüyor. Le Guin’in ütopyacı düşgücünün en yaratıcı örnekleri arasında sayılan Hep Yuvaya Dönmek, ilk satırlardan da anlaşılacağı üzere, geleneksel bir roman değil. Öykü, şiir, mit, halk masalı, drama, deneme ve belge gibi çok çeşitli biçimleri göz kamaştırıcı bir ustalıkla kaynaştıran bu kitap, uzak geleceğe ait kurgusal bir etnografya olarak tasarlanmış.
Hep Yuvaya Dönmek, henüz var olmayan bir coğrafyada, bundan yüzlerce, belki binlerce yıl sonra yaşadığı varsayılan Keş halkının dünyasını anlatıyor. Keşler, insanlığın kendini yıkıma sürüklemesinin ardından, Kuzey Kaliforniya’da, Na Vadisi’nde yaşayan barışçı bir halktır. Le Guin, Keş halkının etrafına inanılmaz bir ayrıntı zenginliğiyle ördüğü toplumsal ütopyayı bize karış karış tanıtırken, belki de ABD’nin Amerikan yerlilerine olan borcunu ödüyor; çünkü bu hayali halkla Amerikan yerlileri arasındaki benzerlikleri gözden kaçırmak olanaksız. Vadi’nin dokuz kasabasından Sinşan’da doğmuş bir kız çocuğu olan Kuzey Baykuşu’nun yaşam öyküsü etrafına eklemlenen bu kapsamlı etnografya, modern kapitalist toplumun karşı tezi denebilecek bir toplumsal yaşam önermesini etkileyici bir ikna gücüyle ilmek ilmek dokuyor.
Keşler, insan-doğa ilişkisinden başlayarak, hiçbir yanı bugün içinde yaşadığımıza benzemeyen bir dünyada yaşıyorlar. Zamanın, çizgisel olmaktan çok, mevsimlik danslarla belirlenen döngüsel bir seyir izlediği bu dünyanın belki en temel özelliği, ilerlemeci ideale yabancı olması. Farklılıkların olduğu gibi kabul edildiği bu toplumda, değişim, bir ilerleme ya da gerilemeye değil; sadece değişime işaret ediyor. Keşler, dünyanın geri kalanında neler olup bittiğiyle pek ilgilenmedikleri gibi, başlangıç ve sonuçlarla da ilgilenmiyorlar. Merkezi kültürel kavramları, her şeyin hem birbirine bağlı kalıp hem de birbirinin etrafında hareket etmesini sağlayan ‘Eklem Yeri’.
Le Guin’in olağanüstü yaratıcı imgelemi, Keşlerin dünyasına bugün aşina olduğumuz etiketleri yapıştırmayı çok güçleştiriyor. Bambaşka bir toplumsal örgütlenmeye ve bambaşka ruhani değerlere dayanan Keş yaşantısını tanımanın, bu hayali toplumun özgürleştirici havasını solumanın tek yolu, Kuzey Baykuşu’nun peşine takılarak Vadi halkının arasına karışmak. Ursula Le Guin, okurda şiddetli bir özlem uyandıran, içinde boğulmakta olduğu yaşam biçimini tekrar tekrar sorgulamaya iten, heyecan verici ve inandırıcı bir ütopya yaratmış. Vadi insanları arasında yaşayacağınız bu mutlu kaçamaktan kendinizi yoksun bırakmayın.”
***
“Bizim düşünce tarzımızın temelinde ikili karşıtlıklar vardır: Açık-kapalı, sert-yumuşak, doğru-yanlış vb. Bu düşünce tarzı anlatılara ilişkin sınıflandırmamıza da damgasını vurur. Anlatı ya olgusaldır (kurgusal değildir) ya olgusal değildir (kurgusaldır). Ayrım son derece nettir. ‘Romanlaştırılmış yaşam öyküsü’ veya ‘kurgusal olmayan öykü’ türünden zayıf edebiyat türleri bunu görmezden gelmeye çalışsalar da ancak ayrımın ne denli sağlam olduğunu kanıtlarlar.
Vadi’de bu ayrım derece derece ve karmakarışıktır. ‘Olmuş bir şeyi anlatan’ metinlerle ‘bir şeyi olmuş gibi anlatan’ metinler arasında, ne tür, ne üslup ne de değer açısından hiçbir kesin ayrıma gidilemez. Kimi romantik öyküler ve masalların gerçek olaylar üzerine kurulu olduğu kesindir. Ciddi tarih yazıları arasında bir bölümünü, değil gerçek, olası sınıfına bile sokamayız. Fark da zaten bu noktada; nerede ve hangi gerekçelerle durup ‘Gerçeklik burada biter’ dediğimiz yerdedir.
Keş edebiyatında olgular ve kurgular açık seçik ayrılmamış olsa da doğruluk ve yanlışlık ayrımı netti. Bilinçli bir yalan (kara çalma, böbürlenme, palavra sıkma) edebiyat ışığında değerlendirilmez, neyse o isimle anılırdı. Bizim sınıflandırmamız bu konuda belki daha fazla muğlaklık taşıyor. Ayrım niyette yatıyor ve biz niyeti hiç göz önüne almıyoruz; Keşlerin yalan diye niteleyip bir kenara koyacağı propagandayı, gazetecilik ya da kurgu sınıfına sokabiliyoruz.”*
***
İşyerindeki talimatlardan, özel görüşme kayıtlarından büyükannemizin masallarına kadar söylenen her sözün teybe alınmasını, Bellek bankalarında saklanmasını, kâğıda geçirilmesini, yazılmasını, basılmasını, kütüphanelere konulmasını uygun görür ve ister gibiyiz. neden bu kadar çok sözümüzün saklanması gerektiğini, neden sözlerimizi yazacak kâğıtlar yapmak için ormanlarımızı kesmek, kelime işlemcilerimize elektrik sağlamak için ırmaklarımıza barajlar kurmak zorunda olduğumuzu açıklayacak çok kimse yoktur belki de. Bir şeylerden korkmuş, bir şeyleri telafi etmeye çalışır gibi, inatla böyle yapmayı sürdürüyoruz. Belki ölümden korkuyor, sözlerimizin sadece söylenip kaybolmasından, yerlerini yeni sözlerin doğacağı sessizliğe bırakmasından korkuyoruz. Belki de toplumu, yitik ve yerine yenisi konulamaz cemaati arıyoruz.”**
***
“Sözcükler için geçerli olan, şeyler için geçerli olmayabilir. Birbirinin tersi iki lafın ikisi birden doğru olamaz demek, zıt şeyler var olamaz demek değildir. Sözcük şeyin kendisi değildir. Sözcüğün ve şeyin ayrı ayrı yolları vardır. Kasabayı oluşturanın taş, kil ve ahşap olduğu da doğrudur; kasabayı oluşturanın insanlar olduğu da doğrudur. Bu sözler birbiriyle çelişmez. Kuşun uçuşuyla rüzgârın esişinin bir tüyün düşmesine yol açtığı da doğrudur; yolumda bu tüyü bulduğumda benim için düşmüş olduğunu anlamam da doğrudur. Bu sözler birbiriyle kısmen çelişir. Her şeyin olması gerektiği gibi olduğu da doğrudur; her şeyin hiçliğin üzerindeki aldatıcı bir hayalden ibaret olduğunu söylemek de doğrudur; her şeyin var olduğunu söylemek de doğrudur, hiçbir şeyin var olmadığını söylemek de doğrudur. Bu sözler birbiriyle bütünüyle çelişir. Yaşamımızın sözcükleri, bu sözleri bir arada tutan ve ayıran ilmeklerdir. Dünya bir kanyonun iki duvarı arasındaki, uçurumun dibindeki ırmağın iki yakası arasındaki köprüdür. Sözcükler ise bir o yana, bir bu yana uçan kuşlardır. Aynı anda iki yerde birden olamazlar. Ama bir o yana, bir bu yana gidip gelebilirler. Köprünün bir ucundan diğerine geçmek kişinin bütün bir ömrünü alabilir. Ama kuşlar şarkı söyleyerek, bir yakadan ötekine seslenerek, kanyonun üzerinde bir o yana, bir bu yana uçarlar.”***
(*) Ursula Le Guin, “Hep Yuvaya Dönmek”, çev: Cemal Yardımcı (İngilizceden), Ayrıntı Yayınları, 2004, s. 505.
(**) age, s. 508.
(***) age, s. 324.