Dum spiro spero!

Aradan iki ayı aşkın zaman geçmiş U-topos’a yazmayalı. İş güç insanı böyle suskunlaştırıyor işte. “d’Alembert’e Mektup” adlı yazısında “Halkın, ekmeğini kazanmak için harcadığı zamandan başka zamanı yoksa, yazık. Ekmeğini sevinçle yiyebilmesi için de zamanı olması gerek. Yoksa, uzun süre kazanamaz olur ekmeğini. Halkın çalışmasını isteyen şu adaletli ve iyiliksever Tanrı, onun dinlenmesini de ister. Doğa da halkın aynı zamanda çalışmasını ve dinlenmesini; didinmesini, aynı zamanda da haz duymasını ister. Çalışmaya karşı duyulan tiksinti, yoksul insanları çalışıp didinmekten daha çok bunaltır.” diyen J.J. Rousseau’nun, -benim hiç sevmediğim ve yanlış ve hatta komik bulduğum deyişle- “boş zaman”ın kültürün temelini oluşturduğunu söyleyen T.S. Eliot’ın, bir tür ontolojiye dönüşmüş olan çalışmayı bir kötülük ve dahası bir delilik olarak niteleyip ona savaş açan Paul Lafargue’ın kulaklarını boşuna mı çınlatıyoruz burada!

Şimdi, verili düzenin ömür törpüsünde hayatını durup dinlenmeksizin törpületen bir ademoğlu sıfatıyla, dam başında saksağan bir soru soralım: Anayasa nedir? Anayasa hukukunun unutulmaz hocası Bülent Tanör’e soramayız; çünkü o ne yazık ki bilinmeyen bir ülkede şu anda. Amfiyi o karşı durulmaz sevimliliği, canayakınlığı ile hep hıncahınç doldurmamızı sağlayan Artun Ünsal’a mı sorsak yoksa? O da şimdi Galatasaray’da mıdır Boğaziçi’nde midir kimbilir. Yok yok, kendi efsanesini kendi elleriyle yerle yeksan eylemiş olan Mümtaz Soysal’a asla sormam; beynimi yolda bulmadım ben. Aman canım, sormayalım kimseye; biliyoruz az buçuk.

Niye sorduk bu soruyu durup dururken? Bence bir yokülkenin bile anayasası olur ve olmalı da ondan. Anladınız: Bir anayasa yazacağız hep birlikte -bu kadar “zorunlu tembellik” yeter! (“Zorunlu tembellik” bir oksimoron gibi görünse de değil: Sizi insan kılacak, geliştirecek, beyninizi ve ruhunuzu zenginleştirecek hiçbir edimi gerçekleştir[e]memeniz demek ve bu yönüyle bir tür tembellik; gelgelelim bu size dıştan dayatılan bir durum, çünkü verili düzenin suyunuzu sıkması, sizi işe yaramaz bir posa haline getirmesi sonucunda zaten kendiniz için “çalış”manız neredeyse imkansız hale geliyor.)

Anayasamız modern anayasa yapım ilkelerine uygun, derlitoplu, kısa, özlü bir metin olacak. Yokülkemizin temel karakteristiklerini yansıtan, yazıya döken bir belge niteliği taşıyacak. Her maddeyi sonuna kadar tartışarak, bütün “ama”lardan arındırarak oluşturacağız. Absürdistan anayasası gibi “amayasa” olmayacak yani.

Diyeceksiniz ki: “Yokülkemiz nasıl bir ülke, önce onu bize bir anlat da ondan sonra anayasasının icabına bakarız.” Hatta bundan önce şunu diyeceksiniz: “Niye ‘miz’? Bu senin yokülken değil mi? Bizi işin içine neden katıyorsun? Hem ‘biz’ kimiz, ’sen’ kimsin?”

Vereceğim yanıt şu olacak: Benim düşlediğim bir yokülkem var. Ama istiyorum ki, “bir yokülkesi olanlar ve/veya olsun isteyenler” kulübü oluşturalım (işte bu “biz” oluyor) ve ben de o kulüp üyelerinin kafalarındaki yokülkelerin benim yokülkeme yakın mı uzak mı olduğunu göreyim. (Bu durumda, kendi yokülkesini tasvire yeltenen şahıs da “ben” oluyorum.)

Bu anayasa, belki de bir yokülkeler konfederasyonu anayasası olarak da kotarılabilir –olamaz mı?

Gelecek yazıda anayasanın dibacesini yazmaya koyulalım mı, ne dersiniz?

Evcil yırtıcılık, ya da ütopyayı “kurmadan kurmak”

Kinizm ile hedonizm arasındaki uzun çizginin bir noktasında, daha ele gelir, “olan” ile “olması arzulanan”ın dengesini sağlamayı başarabilmiş, daha “evcil” bir ütopya kurmak mümkün müdür? Evcilliği burada “verili dünya ile uzlaşmış” anlamında değil; bir kaymaya uğratarak, belki de yersiz bir şekilde, “olan’ı [kısmen] içinden dönüştürmeyi strateji edinmiş” anlamında öneriyorum. Ütopyanın bizi salt bir “umut”a değil, aynı zamanda öfkenin yıkıcı başkaldırısını yapıcı bir başkaldırı girişimine dönüştüren bir “sükunet”e de taşıması gerektiğini düşünüyorum.

Ütopya ne salt edebiyat, ne salt felsefe, ne de salt siyasanın çocuğudur; gelgelelim ebe, daima toplumsal makro krizler değil midir? Kuşatıcı, ağır sorunlar manzumesinin bunalımı ve bunaltısında doğar ütopya, durup dururken değil. Ne ki “altın” bir “çağ” hiçbir zaman olmayacaktır; bence bugün bu anlaşılmıştır. Lineer ve aşamalı bir gelişme varsayımı/kurgusu, gereğinden uzun sürmüş bir kuruntudan ibarettir. Doğanın gücünden yararlanmayı ve onu dönüştürmeyi becermede ustalık edinmiş insanoğlu, ne yazık ki bunu hiçbir bağlayıcı vicdani kısıtla kendini dizginlemeden gerçekleştiriyor. Kozmik hakikatin bağrına insan “gerçeği” gözalıcı, ışıltılı ama bir o kadar da ölümcül bir hançer gibi saplanmış durumda –hem de bence başından beri. Yine de şöyle düşünmek bizi bir ölçüde ferahlatıyor ve masumiyet bulaştırıyor üzerimize bir nebze: “Farkındayız bunun, canavar biziz ama kurban da biziz. Kurtarılacak ve kurtaracak biziz.”

“Olan’ı [kısmen] içinden dönüştürmeyi strateji edinmek” derken büyük ölçüde bunu kastediyorum. Geniş ya da üst çerçevede böylesine bir çıkış noktası, dar ya da alt çerçevede verili ve sistemik maddi (uygarlıksal) ve manevi (kültürel) gerçekliği, tahayyül edilen bir kurmaca-gerçekliğe dönüştürmek isterken bizim işimize yarayabilir. İmkansızı hedeflemek, ancak “imkan” parametresini bir kavramsal araç olarak kullanma temelinde sözkonusu olabilir. “İmkan” ise ortada: İnsani naturanın dizginsizliği ve vicdani denetimsizliği üzerinde yükselmiş tarihsel toplumsal formasyonlar pratiği. Bu pratiğin sakatladığı ruhlarımızı –kısmen de olsa- özgürlüğe ve esenliğe kavuşturacak olan, onu eleştirebilme farkındalığını ve bu bilinç halinin bahşedeceği gücü içsel kılabilmektir imkansızı istemek aslında belki de. Cenneti bu dünyada kuramasak bile onu öngörmek, tahayyül ve tasavvur etmek, onu düşünsel ve duygusal evrenimizde simüle etmek, belki de ütopyayı kurmadan kurmak demektir.

Olan’ın dışından ona meydan okuyamayız, okuyamıyoruz da zaten; çünkü olan’ın dışında değiliz; bu, varsayımsal bir konumlamadır. Gerçi bir zihin jimnastiği olarak deneyebiliriz, bütün mevcut ütopyalar bunu yapmıştır ve “insan”lığımızı hatırlamada bize sonsuz zihinsel açılımlar da sağlamıştır. Gövdemizle içinde olduğumuz olan’dan kafamızı belki dışarı çıkarabilir ve kafamızın dışarıdan gördüğü imkansızı gövdemizin içinde yeraldığı olan’ın imkanı içinde kurmayı öngörebiliriz.

(Okurun dikkatine: Bu metin, edebi kurmacadaki gibi bir tür “otomatik-yazı”dır. Muhtemel maluliyetinin hoşgörülmesi dileğiyle.)

Müzikallerdeki ütopik ögeler

Müzikalleri sever misiniz? Tabii bundan önce sormam gereken, “sinemayı, tiyatroyu, müziği sever misiniz” olmalı ama onu sormuyorum; aranızdan “hayır, sevmem” diyenlerin hiç çıkmayacağını tahmin ettiğim için. Dolayısıyla müzikallere olan ilginize ilişkin de bir umut var demektir bu durumda.

Ben severim. Hepsini. Sevmek ne kelime; mesela sinema sanatının en büyüleyici sanat olduğu fikri, benim sinemayla yaşadığım aşk halinin aynı anda hem nedeni, hem sonucudur. Müzikale gelince; ona sanatlararası bir arakesit olarak ilgi duyarım daha ziyade.

Tesadüfen girdiğim bir sitede müzikallerle ütopya arasında ilinti kuran bir yazıyla karşı karşıya gelince, bu konuya dikkat çekmemin ve sizlerden yardım istememin gerekli olduğu kanısına vardım. Bu vesileyle şunu söyleyeyim: U-topos, okurlarıyla birlikte geliştirmek istediğim bir blog. Hatta sahibinden çok okurlarının benimseyip sahip çıkmasını arzuladığım bir platform. Sizlerden her zaman ilgi, destek ve yardım bekleyeceğim. “Ütopya”yı çok önemsiyorum ben çünkü. İnsanlığımızı unutmamak için bu kavrama her zaman ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Egemenlerin baskısından, tahakkümünden, ruhlarımızda ve zihinlerimizde açtığı yaranın bütün benliğimizi ele geçirecek bir çürümeye yol açmasından bizi olabildiğince korumada ya da uzak tutmada ütopyanın etkili bir araç, belki de bir cansimidi olduğunu düşünüyorum. Çok mu abartıyorum bilmem, ama öyle de olsa, bizi bu konuda birazcık düşündürürse bile bu bana yeter.

Gelelim alıntımıza… Yazıda adı geçen Dyer hangi Dyer’dir, bir türlü çıkaramadım. Bilen varsa lütfen bizi aydınlatsın. Okumak isterseniz yazının aslı buradadır. Zahide Petekbaşı yazmış.

***

“(…) Eğlence genellikle küçümsense bile, tarih boyunca farklı kültürlere ve sınıflara bağlı olarak, çok farklı eğlenci biçimlerinin ortaya çıktığı da ortadadır. Dyer‘e göre eğlence, ütopyacı duyarlıktır. Can alıcı nokta, ütopik dünya modelleri sunmasıdır. Yani eğlencenin meselesi hissettirmekle ilişkilidir. Dyer, merkezdeki bu ütopyacı duyarlığı müzikallerde beş başlık altında inceler. Bunlar enerji, yoğunluk, geçirgenlik, bolluk ve cemaattir. Dyer’in ütopyacı çözümlerine ilişkin modeli şöyle özetlenebilir:

1. Yoksunluk, yoksulluk ve zenginliğin eşitsiz dağılımı, müzikalde yerini bolluk ve eşitlik dağılımına bırakacak.
2. Yabancılaşmış emeğin, işin eziyet haline gelmesinin, kent yaşamının ortaya çıkardığı tükenmişliğin yerine, işin oyuna dönüşmesinin, kentin ütopikleşmesinin yarattığı enerji geçecek.
3. Araçsal, sürprizsiz, sıradan yaşamın sonucu olan kasvetin yerini etkin yaşamın, dramın ve heyecanın sağladığı ‘yoğunluk’ alacak.
4. Burjuva demokrasisi, reklamlar ve cinsiyet rollerinden kaynaklanan yönlendirilme yerini, kendiliğinden açık ve dürüst iletişimin yarattığı ‘geçirgenlik’e terk edecek.
5. Herkesin herşeyi resmi yollara bağlı kalarak kendi başına çözmesine dayanan yaşamın parçalılığı ise yerini ortak ilgileri, ortak mekanda ortak eylem içinde sergileyen cemaate bırakacaktır.

(…) Müzikallerde çatışmaların çözümü şiddete başvurulmadan gerçekleşmesi, herşeyin tatlıya bağlanmasıdır. Bunu başaran aşkın gücü, çalışma azmi ve gerektiği anda ortaya çıkan dayanışmadır. Müzikalin sonunda müziğin, dansın tüm cemaatin ve buna duygusal düzeyde katılan seyircilerinin hem filmin kendi dünyasındaki seyri hem de sinema salonundaki seyirci kaynaşmasıyla kapanır.”

Bayat önerilerin dayanılmaz hafifliği mi, yoksa hayalgücü denizinde bir edebiyat adası mı?

Hafif.org’un yönlendirmesiyle “Isolated Life” adlı blogla karşılaştığımda şaşırdığımı söyleyemem. Çünkü oldukça bayat bir öneri bu, özgünlüğü yok. Yine de her defasında heyecanlandırıyor insanı doğrusu. Ama sonra “insanın doğası”nı aklınıza getirdiğinizde balon sönüveriyor. Şöyle diyelim: Evet, fikir fena değil, ancak bir şartla: Değil bir koloni, Cuma bile olmayacak!

Pekala! Şu siteyi ziyaret etmekte fayda var gibime geliyor. Ne dersin iç sesim? Yoksa bunları filan boşverip de, rahmetli yazar, eleştirmen, dilbilimci Akşit Göktürk’ün otuz küsur yıl önce yayımlanmış olan, sanırım Cem Yayınları’ndan çıkan baskısını okuduğum o güzelim kitabı Edebiyatta Ada”nın sayfaları arasına mı gömsem başımı? Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan yeni baskısının arka kapak yazısı bile yeterince kışkırtıcı bir okuma çağrısı, bakın:

“İnsanoğlu yüzyıllardan beri mutluluk, dirlik düzenlik, ölümsüzlük, serüven, kaçış yönündeki özlemlerini çoğunlukla uzak bir ada görüntüsüyle birleştirerek dile getirmeyi seçmiş. Bu da yazın’ın en zengin kaynaklarından biri olmuş: Thomas More, Francis Bacon, Daniel Defoe, Jonathan Swift, Aldous Huxley, William Golding ve daha nice yazarın yapıtlarında, insan-dünya ilişkisi, düşsel adalar aracılığıyla yansıtılmış.

Düşgücünün buluşları ya da bilincin çağrışımları ile yoğun anlamlar kazanan adalar, bazen mutlu bir yalnızlığın mekanı, örnek bir toplumun toprağı; bazen tehlikelerle ve gizemlerle dolu tekinsiz yerler; bazen de büyük serüvenlerin, sıkıntıların, iç çatışmaların yaşandığı ıssız ve uzak diyarlar.”

Duydunuz zilin sesini. Kaldırın kitaptan başınızı. Uyanık potansiyel önderimizin sözlerine kulak verelim şimdi. Yazıyı okuma süresince içimiz gıdıklansın. Sonra şu boktan hayatlarımıza geri döneriz, dönmek istemesek bile nasılsa döndürülürüz. Buyrun, buradan:

***

THIS IS A SERIOUS OFFER

Are you a working person 09:00 to 18:00?
Didn’t you got sick of working?

How long do you think you can work like this?

Do you believe in power of DESIRE?

Don’t you want a commune life, working for your own COMFORT?

LET’S MAKE A DREAM COME THROUGH BROTHERS AND SISTERS!!!

Belive me, it is not that hard. The main idea is, we will unite our sources and goodwill. After we got enough people and money, we will buy an island. Sounds like a dream right?

My Friends, do not underestimate power of desire. If we really want something, we can make it come through!! HELL YEAH WE CAN!!!!!!!!!!

A SIMPLE PLAN

Yeah plan is so tight and simple.

First we need to reach as much as people, who is sharing the same ideology. F*ck the idiots, who would like to live their prisoner lives. We will be the kings and queens of our lives my friends. Just believe…

1. WRITE THIS SITE’S ADDRESS AT YOU MSN’s PERSONAL MESSAGE AREA.
2. GO TO SUPPORT PAGE AND SIGN GUESTBOOK WITH YOUR REAL NAME AND SURNAMES.

3. AFTER WE GOT ENOUGH PEOPLE AND GOT ENOUGH RESOURCES WE WILL BUY ONE OF THESE ISLANDS AND MOVE THERE AND LIVE HAPPILY EVER AFTER.

(Please don’t share any email addresses or etc. this site is not purposed to collect emails for spamming. Later if I saw that our number is enough to create OUR WORLD, than this organisation will officially start to work. Yes I only want your sincere feelings about the idea!!!)

Boyutu değil işlevi…

“Gözün işlevi görmek değil, gözyaşı dökmektir.”

Distopya, geleceğe işaret ediyormuş gibi yaparak bugünü yerden yere vurmak değilse nedir! Distopya bahsi açıldıkta aklımıza gelip onu karıştıran, kamaştıran, kaşıntılandıran, titreten yazar ve yönetmenler ne demeye getirmiştir? O muhteşem huzursuzluğunun ve huysuzluğunun önünde saygıyla düğmelerimi iliklediğim büyük adam Cioran’ın dediğini demeye… Herkes bakabilir, bazıları görebilir, çok azı gözyaşı dökebilir. Geleceği bugünde görebilenler, işte o son gruptur: Gözyaşı dökebilenler.

…Derim. Söyleyiniz, doğru mu derim?

Yokülkenin sonu? Yok devenin başı!

Ütopyaya sanırım bir dönem düşülke dendi -öztürkçe kaygısıyla. Ben bu “düşülke”yi doğru ve yeterli bulmadığım için kullanmadım pek. Üstelik öztürkçeye alerjim de var, Jazzetta’da çeşitli vesilelerle buna değinmiş idim.

*

Her neyse, konumuz bu değil. Sorasım şu ki, günümüzde ütopyaya yer var mıdır? Komünizm “son ütopya” mıydı, ya da “tarihin sonu”ndan mülhem, “ütopyanın sonu” mudur yaşadığımız? Modern anlamda 16.-19.yüzyıllar arasına tekabül eden seküler yahut dinsel ütopya düşlemeler, yerini nihayet düşlemeden öteye, gerçekleştirme çabasına dönüştükten sonrası korkunç bir düşkırıklığı oldu da ondan mıdır yoksa ütopyadan vazgeçmekliğimiz?

*

Eğer öyleyse yazıktır bugüne, bugünün insanına. Artık dünyayı değiştirme ülküsüne, heyecanına, coşkusuna yer yok. Enayiliğin lüzumu yok. Nazar etme ne olur, çalış senin de olur! Neyin mi olur? Paran, pulun, malın, mülkün elbette! Paraca zenginleşen düşçe, mutlulukça, anlamca yoksullaşır mı desek ne? Paranın tiranlığını ilan ettiği yerde ütopyaya gerek duyulmaz mı yoksa? Bu mudur yani? Saçmalıyor muyuz yoksa bu sorularla?

*

Bendeniz bir zamanlar bir yokülkenin hayalini kurardım –şimdi doğru yeri bulmaktadır işte; sözümüzün hilafına biz buna “düşülke” diyelim-; öyle bir düşülkeydi ki bu, orada Güneş Ülkesi (Civitas Solis)”,  “Ütopya”, hatta 25 asır öncesinde yazılmış “Devlet” gibi kitapları okuyanlar, elinde veya evinde bulunduranlar “düzen bozucu”, “anarşit”, “gomonis” diye içeri tıkılmıyordu, tıkılmazdı! (Kelimelerde imla hatası yoktur genç okurcuğum; “sahip”lerin dili dönmüyordu!) Hayal kurmak, düşlemek serbestti; bozgunculuk sayılmazdı.

*

Çok şükür Soğuk Savaş dönemi sona erdi de düşünme yetisini henüz yitirmemiş “anormal” vatandaşlarımızın üzerine artık komünistlik yaftası yapıştırılmıyor diyeceğim ama, bu kez de başka yaftalar tedavülde. Yaftalar hiç tedavülden kalkmıyor, bu gidişle de kalkacağa benzemiyor zaten. Anlaşılan o ki, henüz ütopyanın miadı dolmamış.    

Hello world!

I love you mu desem?

I hate you mu desem?

Ne desem?

İlle birşey mi demem lazım?

Konuşmasam seninle?

Seni muhatap almasam?

Kendime yeni bir dünya yaratsam?

Bir yokülke?

Sir Thomas More için saygı duruşunda bulunsam bir dakika?

Sinoplu Diojen ile Aristoppos arasında bir yerde konuşlasam kendimi?

Bilmem ki n’apsam…